4 Ağustos 2017 Cuma

"ZIVANADAN ÇIKTILAR!.. İYİCE KÜSTAHLAŞTILAR" AK Parti yöneticisi Oğan: Şimdi yeni bir devlet kuruyoruz, bu devletin kurucu lideri Tayip Erdoğan!... (CNN TÜRK 04 Ağustos 2017 - Canlı Yayın)

AKP MKYK ÜYESİ AYHAN OĞAN’DAN SKANDAL SÖZLER: “BİZ YENİ BİR DEVLET KURUYORUZ, KURUCU BAŞKANI DA ERDOĞAN’DIR”
AKP MKYK üyesi Ayhan Oğan katıldığı bir televizyon programında "Biz yeni bir devlet kuruyoruz, bu devletin de kurucu başkanı Recep Tayyip Erdoğan'dır." dedi. (04 Ağustos 2017 Cuma) AKP MKYK üyesi Ayhan Oğan katıldığı bir televizyon programında “Şimdi biz yeni bir devlet kuruyoruz, beğenin beğenmeyin bu yeni devletin kurucu lideri Tayyip Erdoğan’dır” dedi. Programa katılan CHP Mersin milletvekili Aytuğ Atıcı, Oğan’ın bu sözlerine sert tepki gösterdi. Atıcı, “Yeni bir devlet?” diyerek sözü tekrar etti ve Oğan da aynı sözleri tekrar ederek, dil sürçmesini olmadığını tasdikledi.
İşte o skandal sözler! 

1 Ağustos 2017 Salı

GAMZE BAL: HALKA (İHRAÇTAN İADE) ZEHİRLİ (GDO'LU, HORMONLU, HASTALIKLI VE MİKROPLU) ÜRÜN YEDİRİYORLAR. STOKLAR BİTİNCEYE KADAR ZEHİR TÜKETMEYE DEVAM

GAMZE BAL: "STOKLAR BİTİNCEYE KADAR ZEHİR TÜKETMEYE DEVAM!.."
Klorpirifos zehiri içeren bitki koruma ürünü kullanımını 80 bin tona çıkaran Türkiye’nin ihraç ettiği gıda ürünleri iade edilirken; iç piyasada satılarak sofralara taşınıyor. (29 Temmuz 2017)
ZEHİRLİ MADDE KALINTILARI NEDENİYLE İHRAÇTAN “İADE EDİLEN” GIDA ÜRÜNLERİ İÇ PİYASAYA!.. (DOMUZ YAPMAZ BUNLARIN YAPTIĞINI)
En korunaklı üretimin gerçekleştiği gıda ürünleri olarak belirtilen ihracat ürünlerinin zehirli madde kalıntıları sebebiyle Türkiye’ye iade edilmesi, dikkatleri iç piyasada tüketilen gıdalara çekti. Geçen yıllarda çiçek tripsi ve domates güvesi gibi zararlılar nedeniyle geri gönderilen gıda ürünleri, bu yıl en çok klorpirifos zehri nedeniyle iade ediliyor. Buna göre Türkiye’nin, Avrupa Birliği’ne (AB) ihraç ettiği gıda ürünlerinde 2013 ve 2014’te klorpirifos kalıntısı bulunmazken; 2017’de bu oran üst seviyelere çıktı. Zehrin AB’de 2015’in Ocak ayında yasaklanmasının ardından Türkiye’de de 31 Mayıs 2016’ya kadar piyasadan toplanıp, satışının yasaklanmasına karar verilmişti. Zehrin imalatı ve ithalatı durdu ancak, mevcut stoklar bitinceye kadar kullanılmaya devam ediliyor. Bu, iç piyasada tüketilen domates, biber, patlıcan, elma, armut, şeftali ve üzüm aracılığıyla zehrin yurttaşın sofrasına taşınması demek.
‘İMHA EDİLMELİ’
‘Tarımsal ürünlerin üretiminde böcekleri öldürmek için kullanılan pestisit’ olarak nitelendirilen klorpirifos zehrinin, stoklarda en az yıl sonuna kadar bitmeyeceğinin uyarısını yapan TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO) Genel Başkanı Özden Güngör, "Bu ürünlerin imha edilmesi gerekir. İç piyasada satışa sunulması sunulması anne karnındaki bebeği bile zehirler"dedi.
SATIŞ SÜRÜYOR
7’sini ihraç eden Türkiye’de en fazla domates, biber ve asma yaprağında klorpirifos aktif maddesi görülüyor. Zehrin bayi satışlarına, toplatılma kararı olmasına rağmen devam ediliyor. Bu da, iç piyasada tüketilen gıda ürünlerinin zehir içermesi tartışmasını beraberinde getiriyor.
İHRACATI DÜŞÜRÜYOR
2016’da 18 milyon 694 bin ton meyve; 28 milyon 629 bin ton yas sebze üretimi gerçekleştiren Türkiye, bitki koruma ürün kullanımını artırdı; bu sayı ilaç firmalarının ithalatı da göz önüne alındığında 80 bin tona çıktı. Avrupa, Rusya ve Ortadoğu’ya yapılan ihracatın son 2-3 yılda ciddi derecede düştüğünü ifade eden Güngör, kullanılan tarımsal ilaçların da bu düşüşte etkili olduğunu söylüyor. Buna göre, ilaç kalıntısı ve klorpirifos içeren bitki koruma ürün kullanımını , en çok ihracatın yapıldığı AB ülkelerinde hızlı alarm sistemiyle farkedilip iade ediliyor.
DENETİM EKSİK
Klorpirifos içeren bitki koruma ürünlerinin Türkiye’de kullanımının devam etmesinin, fiyatının ucuz ve kullanım alanının geniş olması sebebiyle insan, canlı ve çevre sağlığını olumsuz etkilemeye devam edeceğini belirten Güngör, kalıntı sorunlarının yaşanacağını dile getirdi. Türkiye’de en çok kullanılan ilaçların Glifosat ve klorpirifos aktif maddesi olduğunu anlatan Güngör, "Ülkemizde bu ilaçların kullanımını denetleyecek mekanizmalar eksik. Bu sebeple böyle sorunlar yaşanıyor" dedi.
SAĞLIĞI BOZAN ‘PAZAR ‘
Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, her yıl 3 milyon kişi zirai ilaç zehirlenmesine maruz kalıyor. Her yıl en az 20 bin tarım işçisi de zirai ilaç uygulaması sebebiyle ölüyor. Bu ilaçların kullanımının tüketicilerde yarattığı hastalık ve ölüm vakalarının sayısal olarak tespitinin mümkün olmadığını belirten Özden Güngör, gıdalardaki kalıntıların vücutta biriktiğini söyledi.
SATIŞ TUTARI 600 MİLYON AVRO
Zirai ilaçların yüzde 30’u Akdeniz Bölgesi, yüzde 17’si İç Anadolu Bölgesi, yüzde 19’u Marmara Bölgesi, yüzde 18’i Ege Bölgesi ve yüzde 12’si Güney Doğu Anadolu Bölgesi’nde kullanılıyor. Türkiye’de tüketilen pestisitin yıllık satış tutarı ise 600 milyon Avro’yu geçiyor.
ALINTI & BAĞLANTISI: 

11 Temmuz 2017 Salı

"DOĞUMUNDAN ÖLÜMÜNE ATATÜRK" Tarihçi, Araştırmacı, Yazar CENGİZ ÖNAL TARAKÇIOĞLU

Beklenen muhteşem kitap değerli ATAYURT okuyucuları ile!..
DOĞUMUNDAN ÖLÜMÜNE ATATÜRK
CENGİZ ÖNAL TARAKÇIOĞLU
“Atatürk İlke ve Devrimleri ile Atatürkçü Düşünce Sistemi ve Laik Cumhuriyet Rejimi’ni, ellerine geçirdikleri her fırsatta yok etmek isteyen malum zihniyetin, bugüne kadar aldıkları yol ve ulaştıkları nokta hepimizce bilinmekte ve görülmektedir.
Bir yandan Laik Cumhuriyet’in bütün erdemlerinden sonuna kadar yararlanan ancak diğer taraftan da Ulusal Tarihimiz’i hurafe, yalan ve uydurmalarla değiştirmekten, hatta yok etmekten geri durmayan bu zavallı kesim, kin, nefret ve hınç duygusuyla hareket etmektedir. Oysa üzeri örtülemeyecek bir gerçek; Tarihini Bilmeyenlerin Geleceklerini Kuramayacaklarıdır…
Bu aşamada bizi Biz yapan değerlere hak ettiğini verebilmek ve Mustafa Kemal Atatürk ve O’na ilişkin değerler hakkında, Türk Ulusu’na doğru ve gerçek bilgileri aktarabilmek için gerek araştırmalarında, gerekse makaleleri ve hazırlığı içinde olduğu kitaplarında, çalışmalarını bir kuyumcu titizliği ile sürdüren ve dolayısıyla büyük bir sorumluluğun gereğini inanç ve kararlılıkla yapmaya çalışan Tarihçi, Araştırmacı, Yazar CENGİZ ÖNAL TARAKÇIOĞLU’nu kutlar, kendisine kolaylık ve başarılar temenni ederim.” 
Turgut ÖZAKMAN - 2008 / ANKARA

4 Temmuz 2017 Salı

Hasan Emre OKTAY "Doğruların Gizli Orduları Vardır" diyen; Yıllardır hak, hukuk, adalet, demokrasi ve fazilet mücadelesi veren: Gazeteci, Araştırmacı, Kanaat Önderi, Türk Düşünürü - Çilekeş Yazar,

HASAN EMRE OKTAY Hakkında;
"H. Emre Oktay, 27 Mayıs 1960 darbesinde  13 yaşındaydı. İstanbul Emniyet Müdürü olan babası Faruk Oktay Yassıada'ya götürüldü. Darbe mahkemesinde idamla yargılanacaktı. Sonuçları önceden kararlaştırılmış olan kurgu mahkeme daha başlamadan Faruk Oktay'ın ölüm haberi geldi. Babasının hangi şartlarda öldüğünü, daha doğrusu öldürüldüğünü ortaya çıkarmak için Hasan Emre Oktay uzun yıllar uğraştı, araştırdı.
H. Emre Oktay'ın kitabı, Yassıada ve darbe günlüklerinde yaşananları anlatıyor, büyük babam Celal Bayar, Adnan Menderes tüm DP milletvekillerinin götürüldüğü Yassıada'yı hissederek yazıya dönüştürüyor. Kendisine gönülden teşekkür ediyorum.”
Prof. Dr. Emine Gürsoy Naskali
HASAN EMRE OKTAY
"1947 yılında İstanbul Kalamış'ta doğdu. 13 yaşında iken ailesi ile birlikte, 27 Mayıs 1960 Darbesinin ve destekçilerinin acımasız davranışlarına muhatap oldu. Darbe öncesi İstanbul Emniyet Müdürü olan babası Faruk Oktay Yassıada'da sorgulamalar sırasında öldü???
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü, ICS Fitness and Nutrition Cerification... Ruh sağlığı amaçlı fitness programları organize etti. Ege Seramik AŞ. Paşabahçe Tic. Ltd. gibi şirketlerde çalıştı, bir süre de serbest çalıştıktan sonra 1996 yılında SSK'dan emekli oldu. Bu tarihten itibaren tüm çalışmalarını sosyal psikoloji ve yakın tarihimize yöneltti. 27 Mayıs darbesi ile ilgili anılarını 'Yassıada' adlı kitabında topladı. 27 Mayıs ve Yassıada yaşantısının öykü-belgesel tarzında 'Adnan Menderes Nasıl Öldürüldü' adlı kitabında okuyuculara sundu. 1950-60 DP dönemini ve 27 Mayıs Darbesinin içyüzünü 'Yalanlar Aldananlar ve 27 Mayıs' kitabında irdeledi. Çeşitli dergilerde ve TV yapımlarında DP dönemi, 27 Mayıs, Yassıada ve yakın tarihimize psikolojik açıdan bakan programları yayımlandı. Ayrıca 'Kıbrıs Sorunu', 'Ermeni Sorunu' adlı kitapları yayımlanmıştır.
İç Mimar Ülkü Oktay ile evli olan H. Emre Oktay'ın Nimet Zeynep Oktay adında bir kızı vardır. Halen İstanbul Fenerbahçe'de oturmaktadır.


AKİS MEDYA
TANITIM, REKLÂM, BASIM VE YAYINCILIK HİZMETLERİ LTD. ŞTİ.
Tel: 0 212 698 55 05

14 Haziran 2017 Çarşamba

BASIN BİLDİRİSİ: "MEDYADAKİ GÖZÜMÜZ, AJANS PRESS GROUP’TAN DÜNYADA BİR İLK; İHTİYACINIZ OLAN TÜM HİZMETLER BU ÇATI ALTINDA"

AJANS PRESS GROUP’TAN DÜNYADA BİR İLK;
İHTİYACINIZ OLAN TÜM HİZMETLER BU ÇATI ALTINDA
Ajans Press Group, sektöre entegre olan hizmetlerini tek bir paket halinde sunarak müşterilerinin tüm ihtiyaçlarını karşılıyor. Dünyada bir ilk olan bu uygulama ile şirketlerin iş dünyasında sahip olabileceği tüm ihtiyaçlar bir çatı altından karşılanma imkânına sahip oluyor.
1953 yılından günümüze sektöre birçok ilkle ve yenilikle çıkan Ajans Press, hizmetlerini tek çatı altında toplayarak bir paket niteliğinde sunmaya başladı. Medya takibinden kuryeye, sosyal medyadan araştırmaya Türkiye’nin her yerinde hizmet sunan Ajans Press Group, bünyesinde barındırdığı şirketlerle Türkiye’ye ve sektöre katma değer oluşturarak, iş dünyasına daha nitelikli çözümler ve faydalar getirmeyi amaçlıyor. 
İstanbul Üniversitesi Teknokent’inde tüm teknolojik altyapısını üreten firma, kurumların satış ve pazarlama kanallarında karşılarına çıkabilecek tüm zincirlerde paket bir hizmet sunuyor. Satış öncesi, satış, araştırma ve geliştirme faaliyetlerini sunan Ajans Press Araştırma (APA), firmaların outdoor reklam takibinden, potansiyel müşteri araştırmalarına, rut optimizasyon çalışmalarından veri toplama ve analize kadar birçok farklı dalda kurumlara artı değer katacak araştırmalara imza atıyor. Kurumların gönderileri ise bünyesinde bulunan Ajans Press Kurye şirketiyle gerçekleşirken birçok banka şeffaf ve teknolojik bir sistem sağladığı için gönderilerinde Ajans Press Kurye’yi tercih etmekte. Günümüz globalleşen dünyasında ise yapılan halkla ilişkiler ve reklam faaliyetlerinin takibi, analizi ve raporlamasını yapan Ajans Press ve PRNet şirketleri takip ettiği yayın sayıları ve teknolojik altyapılarıyla yapılan PR faaliyetlerinin takibini kolaylaştırıyor.
Bülten servisinden arşiv hizmetlerine, kapsamlı analiz raporlamalarından tüm mecraların takibine kadar geleceğe yürümek isteyen kuruluşlara nitelikli bilgiler sunuluyor. Group şirketleri altında yer alan ITS Medya 100 binden fazla internet sitesinin takibi, sayısız video paylaşımı sitesi ve tüm sosyal medyanın yanı sıra raporlama ve analiz hizmetleriyle kurumlara dijital dünyada stratejik danışmanlık hizmeti sunuyor. Kurumların ve markaların ihtiyacı olan tüm hizmetleri tek çatı altından sunan Ajans Press Group tüm bunları kendi teknolojik altyapısını üreten Aptech (Ajans Press Technology) ile sağlamaktadır.

*Daha Fazla bilgi için;  AJANS PRESS /  tolga.topcu@ajanspress.com.tr/   444 7 212/1192

9 Haziran 2017 Cuma

IŞİD’İN BESLENDİĞİ SELEFİ DÜŞÜNCE NEDİR?, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Cemil Hakyemez & Röportaj Engin Dinç (on5yirmi5.com)

IŞİD’İN BESLENDİĞİ SELEFİ DÜŞÜNCE NEDİR?
IŞİD’in sahip olduğu düşünsel altyapıyı, Şia’ya karşı düşmanlığı ve aralarındaki mücadeleyi Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Cemil Hakyemez ile konuştuk.
Röportaj Engin Dinç
www.on5yirmi5.com
Bugün Irak’ın orta kesimi ve Suriye’nin bir kısmını eline geçiren Irak Şam İslam Devleti (IŞİD)’nin Selefi/Vahhabi çizgide olduğu biliniyor. Bu çizgideki İslami hareketlerin toptancı ve dışlayıcı yaklaşımlarından beslenen IŞİD ve El Kaide gibi örgütler ise İslam dünyasındaki en kanlı ve tehlikeli yapılar olarak ortaya çıkıyor.
Bu yapıların hedeflerine koyduğu Şii mezhebi ise yine en çok bu yapılara karşı bir tepki gösteriyor ve sertlik sergiliyor. IŞİD’in sahip olduğu düşünsel altyapıyı, Şia’ya karşı düşmanlığı ve aralarındaki mücadeleyi Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Cemil Hakyemez ile konuştuk. 
Selefilik ve Vehhabilik farklı anlamlara sahip olsa da, bugün geniş bir kesim tarafından aynıymış gibi kabul ediliyor. Bu iki kavram arasındaki farklar nelerdir? İslam dünyasında Selefi/Vahhabi hareket nasıl doğmuştur? İslam mezhepler tarihi içinde bu hareketin yeri nedir? Klasik Ehli Sünnet yaklaşım ile ayrıldığı yerler neresidir? 
“Selef” kavramı, belli bir zaman diliminde yaşayan kişiler için kullanılmıştır.
Bunlar; Hz. Peygamber’in ashabı, Tabiin ve Tebe-i Tabiindir. Kendilerini Selefî olarak tanımlayanlar, Selefîliği, İslam dinini sahabe dönemindeki gibi saf ve arı bir şekilde, bidatlerden, eski medeniyetlerin kalıntılarından ve sonradan ortaya çıkan fırkaların görüşlerinden uzak kalmak diye tarif ederler. 
Selefiliği tanımlarken iki önemli karakteristik dikkat çeker:
1-Hadis merkezli zahirilik ve metincilik.
2- Kurtulmuş fırka merkezli inhisarcılık ve dışlamacılık. Yani kendilerini “kurtuluşa ermiş fırka” olarak görmeleri. Bu tanım çerçevesinde düşünüldüğünde bu kesim, İslam tarihinin ilk dönemlerinde Ashabu’l-Hadis ismiyle öne çıkmıştır. Ashabu’l-Hadis, 3/9. Asırda birkaç gruba ayrılmış olup bunlar arasında Ahmed b. Hanbel’in taraftarları olan Hanbelilerin, yukarıdaki tanıma en uygun kesim olarak ortaya çıktığını görüyoruz.
Bu tarihi düşünce hattı, Ahmed b. Hanbel’den itibaren 8/14. Asırda İbn Teymiyye ve 18. asırda Muhammed b. Abdulvehhab tarafından temsil edilmiş ve günümüze kadar da gelmiştir.  Aslında Selefîlik, günümüzdeki anlamıyla bir nevi muhafazakarlık demektir. Çünkü Araplar İslâm dinini kendi öz değerleri olarak gördükleri için kendi geleneksel düşünce kalıplarını zorlayan din yorumlarına hiçbir şekilde müsamaha göstermemişlerdir. Bu yüzden henüz İslam mezheplerinin yeni teşekkül etmeye başladığı dönemlerde özellikle Ebu Hanife vb. mevalinin re’y, yani akla dayalı yorumlarını hep bid’at olarak değerlendirmişlerdir.
O dönemde Ashabu’l-Hadis adı altında oluşan bu reaksiyoner tutumun günümüzde Selefilik olarak devam ettiğini görüyoruz. Günümüz dünyasında yükselen islamofobinin, söz konusu hareketin daha da güçlenmesine yol açması bu yüzden olsa gerektir. 18. Asırda ortaya çıkan Vehhabilik de benzer şartların ürünüydü. Osmanlı devletinin Ruslar ve İngilizlerle olan savaşlarından dolayı Arabistan bölgesinde oluşan otorite boşluğu neticesinde kontrolden çıkmış sûfi hareketler ve Şiîlerin imam türbelerine aşırı derecede saygılarına bir de Batının Müslüman topraklarını işgal etmeye başlamaları da eklenince, bunlara karşı bir tepki olarak Vehhabilik hareketinin oluşumu neredeyse kaçınılmaz hale gelmiştir.
Selefîlik ya da Vehhabbîlik fark etmez, bunlar elbette Ehl-i Sünnet’in bir parçasıdır. Fakat Ehl-i Sünnet çok geniş bir yapı olduğu için günümüz İslam dünyasında Şiîler dışındaki Müslümanların hemen hemen tamamı Ehl-i Sünnet sayılmaktadır. Bu yüzden onlara “Ehl-i Sünnet’in Aşırıları” demek daha doğru olur.  İlk dönemlerde Hanbeliler, sonra da Vehhabiler, sadece Şiîler için değil kendilerinden olmayan Sünnî gruplar için de tehlike oluşturmuşlardır. Hanbeliler, Bağdad’da mescidleri basarak Şafiîleri bile tartaklamışlardır.  
Benzer şekilde, Muhammed b. Abdulvehhab’ın koruyucusu Su'ûd b. Abdülaziz, Medinelilere mektup yazarak onları İslâm'a davet etmiştir. Çelişkiye bakın. Kimi nereye davet ediyor? Medine, İslâm’ın doğduğu yer, kendisi ise Necid bölgesindeki bedevî kabileye mensup bir şahıs. Selefi/Vehhabi çizgi bugün El Kaide, IŞİD gibi radikal ve terörle ilişkilendirilen örgütlerin ideolojik altyapısını oluşturuyor.
Bu örgütler neden bu düşünceleri sahipleniyor ve bunu ideolojik temelleri haline getiriyor? 
Aslında sebebi çok açık. Geleneksel Selefi çizgi hep şiddetten beslenmiştir. Zira tarihsel süreç içerisinde sürekli reaksiyoner olmaları ve özgüven duygusundan ziyade, yenilgi psikolojisi ile hareket ediyor olmaları, Selefî söylemlerin ortak paydası olmuştur. Onların Selef döneminin temsil ettiği hakikate sahip olma duygusu, İslam adına insanlar üzerinde hak iddia etmeleri, yaşadıkları günden hoşnut olmamaları, ötekileştirici din dilini tercih etmeleri ve kıyametin yaklaştığı ve mehdî beklentileri, kendilerinde nefret dilinin gelişmesine yol açmıştır.
Bu katı ve dışlayıcı düşünce yapısı, söz konusu radikal örgütler için bulunmaz teolojik ve duygusal imkânlar sunmaktadır. Bununla birlikte sert ve katı mizaçlarından dolayı, tıpkı Hariciler gibi kendi aralarında da anlaşamamaktadırlar. Bu yüzden günümüzde pek çok Selefilik şekli ortaya çıkmıştır. Yani metodolojilerinin çok sert olması, hayatın gerçekliğiyle çatışmakta ve sonuçta zıtlaşmalar, retler ve kesin ayrılıklar ortaya çıkmaktadır.
Selefi/Vehhabi çizginin en büyük düşmanı olarak Şia mezhebi öne çıkıyor.
Şia neden bu mezhebin hedefinde?  Bunun farklı sebepleri olabilir. Hatta İslâm öncesi dönemlere dayanan sebepleri olduğunu bile söyleyebiliriz. Şiîliği oluşturan kesim, daha ziyade kendileriyle rekabet içerisinde oldukları güney Arapları olan Yemenli kabileler ile Eski İranlı gruplardan meydana gelmişti.
Bunlar, Kuzey Araplarına karşı olan tepkilerini, Müslüman olduktan sonra önce Emeviler, sonra da Abbasilere karşı çıkarak göstermişlerdir. Emevi ve Abbsilerin en önemli rakipleri olan Hz. Ali soyu etrafında bir araya gelerek Şiîliğin oluşumuna kaynaklık etmişlerdir. Kuzey Arap kabileleri ise, İslâm’ı ve Hz. Peygamber’i kendilerinin temsil ettiği psikolojisi içerisinde hareket ederek Şiîleri, kendi değerlerini ve dolayısıyla İslam’ı yıkan baş düşman olarak görmüşlerdir. 
Hicri üçüncü asırda mezheplerin kurumsallaşmaya başlamasıyla birlikte iki kesim arasındaki çatışmaların sistematik teolojik bir yöne doğru kaydığını görüyoruz. Entelektüel meraktan yoksun ve daha ziyade kabilesel karakterli bu çatışmalar, Abbasî Halifesi Mütevekkil’in münazara ve kelâmî tartışmaları yasaklamasıyla birlikte sokaklara taşmıştır.
Ehli Hadis’in düşünce yapısı ve zihniyeti, bu çerçevede şekillenmiştir.
Hicri dördüncü asrın başlarında İmam İmam Berbehârî (ö. 329/941)’nin Bağdad’da Şiîlere ve kendilerinden olmayan diğer Sünnîlere yaptığının benzerini bu gün Ebu Musab Zerkavi yapmaktadır. Aynı zihniyeti temsil ediyorlar. Her ikisi de Şiilerin camilerini yaktırmıştır. Bu gün Suud’un verdiği desteği o dönemde Abbasi halifesi Mütevekkil ve Muktedir gibi halifeler vermekteydi.
IŞİD’in kafir/dinden çıkmış olarak niteledikleri hakkında çok kolay bir şekilde idam/infaz kararı alabildiğini görüyoruz. Bu kararları hangi dini temellere dayandırıyorlar?  Tarihsel miras, yani geleneksel Müslüman din anlayışından yol çıkarak özellikle de Selefî söylemin bir ürünü olan dışlayıcı fetvalar bu işi kolaylaştırmaktadır.
On dört asırlık dönemde ortaya çıkan tüm gruplar, kendilerini Hz. Peygamber dönemiyle özdeşleştirip dinin bizzat aslı saydıkları için, kendileri dışındakileri rahatlıkla İslam dışı, kafir, mürted, kanının akıtılması helal olarak görebiliyorlar.
Hz. Peygamber’den geldiğini iddia ettikleri meşhur 73 fırka rivayeti de buna çanak tutmaktadır. Her şeyden önce Şii tarih algısıyla Sünni tarih algısı zıtlıklar üzerine inşa edilmiştir. Şiilik, Hz. Peygamberden sonra ilk üç halifeyi gayri meşru sayar. Sünniler ise hilafet sırasını meşrulaştıran bir söylem inşa etmişlerdir. Şayet her iki kesimin din anlayışlarının tarihsel süreç içerisinde oluşan tarihin bir ürünü oldukları kavranamazsa çatışma kaçınılmaz olmaktadır.
Şia’nın da bu Selefi/Vehhabi çizgiye karşı çok sert eleştirileri olduğunu biliyoruz. Şia’nın bu eleştirileri hakkında neler söyleyebilirsiniz? 
Etki-tepki meselesi. Kendilerine en çok karşı olanları hedef seçmeleri çok doğal bir durum olsa gerektir. Şiî değerlere, hatta insanlara yönelik en büyük saldırılar, halife Mütevekkilin iktidarıyla birlikte Hanbeliler, 1802 yılında Kerbela’yı basıp on bine yakın Şiî’yi katleden Vehhabiler ve günümüzde de Selefiler tarafından yapılmaktadır. Bu da ister istemez tepkiye yol açmaktadır.  Şiîlik, İslâm dünyasındaki en önemli muhalefet hareketi olduğu için merkezî Sünnî iktidarlarla problemi olanların yolu bir şekilde Şiîlikle kesişmiştir. Bu yüzden Şiîliğin bu güne kadar yaşamasını sağlayan en önemli etkenlerden birinin, muhaliflik ve ötekilik psikolojisi olduğunu söyleyebiliriz.
Bu ötekilik duygusu, Hz. Hüseyin’in katledilmesi benzeri trajik olaylarla özdeşleştirerek kendini dışa vurmuştur. Onlar, anma törenlerinde yas tutarak ve hepsinin trajik şekilde öldüğünü iddia ettikleri imamlarının kabirleri etrafında kenetlenerek, tabiri caizse ezilmişlikten farklı bir haz şekli geliştirmiş ve dinamizmlerini bu günlere kadar taşımışlardır. Fail olarak kendilerine karşı muhatap kabul ettikleri en önemli kesim olarak da, Emevî ve Abbasî veya günümüzde Suudi iktidarlarıyla özdeşleştirdikleri Hanbeîler, Vehhâbîler veya Selefîler olarak nitelenen kesimleri görmüşlerdir. 
Suudi Arabistan Selefi/Vehhabi çizginin destekleyicisi, İran da Şii dünyanın. İslam tarihinde Sünni ve Şii devletlerin savaşlarına rastlansa da, bu çatışmaların bir mezhep çatışması boyutuna ulaşmadığı görülüyor. Bugün gelinen noktada her iki ülkenin siyasi çıkar ve amaçlarının bugün İslam dünyasını bir mezhep savaşıyla karşı karşıya bıraktığı söylenebilir mi? 
Devletlerarası çatışmalar, Yavuz Selim ve Şah İsmail dönemlerinde olduğu gibi zaman zaman mezhep boyutuna da taşınmıştır. Fakat bunlar sınırlı olaylardır. Bununla birlikte bu çerçevede her iki tarafın ulemasına verdirtilen tekfir edici fetvalar, halen daha Müslümanlar arasında sıkıntı oluşturmaktadır. Sizin de ifade ettiğiniz gibi bu işlerin temeli siyasi ve ekonomik vb. çıkarlara dayanır. Zaten mezhepler arası farklılıkların temeli de büyük oranda siyasi tutum farklılıklarından kaynaklanmıştır.
Çıkar yüzünden kardeşler bile birbirlerine girmektedir. Selefilik veya Cihadi Selefiliğin hedefinde Şiilerin olmasının veya Vehhabiliğin Şiilerle problemi olmasının temelinde bu nedenlerin yattığı bilinmektedir. Suudi Arabistan’ın petrol bölgelerindeki nüfus büyük oranda Şiilerden oluşmasına konunun uzmanları tarafından sık sık dikkat çekilmektedir. Bu demektir ki sorunun temeli ekonomik ve siyasidir. Mezhep ise kendi yaptıklarını meşru gösterme kılıfı olarak kullanılmaktadır.
Son olarak geçmişte pek çok İslam mezhebi veya hareketi ortaya çıkmış ve tarihten silinmiştir. Size göre, Selefi/Vahhabi çizginin daha gelişmesi gibi bir durum söz konusu mudur?
İslam dünyasında bu akımlara karşı bir bilinç ve savunma mekanizması geliştiriliyor mu?  Bu tür grupların, kendi ayakları üzerine basan yeni bir İslâm medeniyeti ortaya çıkana kadar belirleyici etkileri devam edeceği anlaşılmaktadır. Bizim burada ifade etiklerimiz veya İslam dünyasındaki birtakım uzlaştırıcı yaklaşımlar, Müslümanlar özgüvenden eksik ve dış müdahalelere açık olduğu sürece pek fazla karşılık bulmayacaktır. Kanaatimce ne zaman güçlü bir İslam dünyası ortaya çıkar, o zaman bu ve benzeri aşırı grupların çeşitlilik ve renklilikten öte bir etkisi olmaz.
[[kaynak: http://www.on5yirmi5.com/roportaj/guncel/olaylar/160479/isidin-beslendigi-selefi-dusunce-nedir.html]]