11 Temmuz 2017 Salı

"DOĞUMUNDAN ÖLÜMÜNE ATATÜRK" Tarihçi, Araştırmacı, Yazar CENGİZ ÖNAL TARAKÇIOĞLU

Beklenen muhteşem kitap değerli ATAYURT okuyucuları ile!..
DOĞUMUNDAN ÖLÜMÜNE ATATÜRK
CENGİZ ÖNAL TARAKÇIOĞLU
“Atatürk İlke ve Devrimleri ile Atatürkçü Düşünce Sistemi ve Laik Cumhuriyet Rejimi’ni, ellerine geçirdikleri her fırsatta yok etmek isteyen malum zihniyetin, bugüne kadar aldıkları yol ve ulaştıkları nokta hepimizce bilinmekte ve görülmektedir.
Bir yandan Laik Cumhuriyet’in bütün erdemlerinden sonuna kadar yararlanan ancak diğer taraftan da Ulusal Tarihimiz’i hurafe, yalan ve uydurmalarla değiştirmekten, hatta yok etmekten geri durmayan bu zavallı kesim, kin, nefret ve hınç duygusuyla hareket etmektedir. Oysa üzeri örtülemeyecek bir gerçek; Tarihini Bilmeyenlerin Geleceklerini Kuramayacaklarıdır…
Bu aşamada bizi Biz yapan değerlere hak ettiğini verebilmek ve Mustafa Kemal Atatürk ve O’na ilişkin değerler hakkında, Türk Ulusu’na doğru ve gerçek bilgileri aktarabilmek için gerek araştırmalarında, gerekse makaleleri ve hazırlığı içinde olduğu kitaplarında, çalışmalarını bir kuyumcu titizliği ile sürdüren ve dolayısıyla büyük bir sorumluluğun gereğini inanç ve kararlılıkla yapmaya çalışan Tarihçi, Araştırmacı, Yazar CENGİZ ÖNAL TARAKÇIOĞLU’nu kutlar, kendisine kolaylık ve başarılar temenni ederim.” 
Turgut ÖZAKMAN - 2008 / ANKARA

4 Temmuz 2017 Salı

Hasan Emre OKTAY "Doğruların Gizli Orduları Vardır" diyen; Yıllardır hak, hukuk, adalet, demokrasi ve fazilet mücadelesi veren: Gazeteci, Araştırmacı, Kanaat Önderi, Türk Düşünürü - Çilekeş Yazar,

HASAN EMRE OKTAY Hakkında;
"H. Emre Oktay, 27 Mayıs 1960 darbesinde  13 yaşındaydı. İstanbul Emniyet Müdürü olan babası Faruk Oktay Yassıada'ya götürüldü. Darbe mahkemesinde idamla yargılanacaktı. Sonuçları önceden kararlaştırılmış olan kurgu mahkeme daha başlamadan Faruk Oktay'ın ölüm haberi geldi. Babasının hangi şartlarda öldüğünü, daha doğrusu öldürüldüğünü ortaya çıkarmak için Hasan Emre Oktay uzun yıllar uğraştı, araştırdı.
H. Emre Oktay'ın kitabı, Yassıada ve darbe günlüklerinde yaşananları anlatıyor, büyük babam Celal Bayar, Adnan Menderes tüm DP milletvekillerinin götürüldüğü Yassıada'yı hissederek yazıya dönüştürüyor. Kendisine gönülden teşekkür ediyorum.”
Prof. Dr. Emine Gürsoy Naskali
HASAN EMRE OKTAY
"1947 yılında İstanbul Kalamış'ta doğdu. 13 yaşında iken ailesi ile birlikte, 27 Mayıs 1960 Darbesinin ve destekçilerinin acımasız davranışlarına muhatap oldu. Darbe öncesi İstanbul Emniyet Müdürü olan babası Faruk Oktay Yassıada'da sorgulamalar sırasında öldü???
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü, ICS Fitness and Nutrition Cerification... Ruh sağlığı amaçlı fitness programları organize etti. Ege Seramik AŞ. Paşabahçe Tic. Ltd. gibi şirketlerde çalıştı, bir süre de serbest çalıştıktan sonra 1996 yılında SSK'dan emekli oldu. Bu tarihten itibaren tüm çalışmalarını sosyal psikoloji ve yakın tarihimize yöneltti. 27 Mayıs darbesi ile ilgili anılarını 'Yassıada' adlı kitabında topladı. 27 Mayıs ve Yassıada yaşantısının öykü-belgesel tarzında 'Adnan Menderes Nasıl Öldürüldü' adlı kitabında okuyuculara sundu. 1950-60 DP dönemini ve 27 Mayıs Darbesinin içyüzünü 'Yalanlar Aldananlar ve 27 Mayıs' kitabında irdeledi. Çeşitli dergilerde ve TV yapımlarında DP dönemi, 27 Mayıs, Yassıada ve yakın tarihimize psikolojik açıdan bakan programları yayımlandı. Ayrıca 'Kıbrıs Sorunu', 'Ermeni Sorunu' adlı kitapları yayımlanmıştır.
İç Mimar Ülkü Oktay ile evli olan H. Emre Oktay'ın Nimet Zeynep Oktay adında bir kızı vardır. Halen İstanbul Fenerbahçe'de oturmaktadır.


AKİS MEDYA
TANITIM, REKLÂM, BASIM VE YAYINCILIK HİZMETLERİ LTD. ŞTİ.
Tel: 0 212 698 55 05

14 Haziran 2017 Çarşamba

BASIN BİLDİRİSİ: "MEDYADAKİ GÖZÜMÜZ, AJANS PRESS GROUP’TAN DÜNYADA BİR İLK; İHTİYACINIZ OLAN TÜM HİZMETLER BU ÇATI ALTINDA"

AJANS PRESS GROUP’TAN DÜNYADA BİR İLK;
İHTİYACINIZ OLAN TÜM HİZMETLER BU ÇATI ALTINDA
Ajans Press Group, sektöre entegre olan hizmetlerini tek bir paket halinde sunarak müşterilerinin tüm ihtiyaçlarını karşılıyor. Dünyada bir ilk olan bu uygulama ile şirketlerin iş dünyasında sahip olabileceği tüm ihtiyaçlar bir çatı altından karşılanma imkânına sahip oluyor.
1953 yılından günümüze sektöre birçok ilkle ve yenilikle çıkan Ajans Press, hizmetlerini tek çatı altında toplayarak bir paket niteliğinde sunmaya başladı. Medya takibinden kuryeye, sosyal medyadan araştırmaya Türkiye’nin her yerinde hizmet sunan Ajans Press Group, bünyesinde barındırdığı şirketlerle Türkiye’ye ve sektöre katma değer oluşturarak, iş dünyasına daha nitelikli çözümler ve faydalar getirmeyi amaçlıyor. 
İstanbul Üniversitesi Teknokent’inde tüm teknolojik altyapısını üreten firma, kurumların satış ve pazarlama kanallarında karşılarına çıkabilecek tüm zincirlerde paket bir hizmet sunuyor. Satış öncesi, satış, araştırma ve geliştirme faaliyetlerini sunan Ajans Press Araştırma (APA), firmaların outdoor reklam takibinden, potansiyel müşteri araştırmalarına, rut optimizasyon çalışmalarından veri toplama ve analize kadar birçok farklı dalda kurumlara artı değer katacak araştırmalara imza atıyor. Kurumların gönderileri ise bünyesinde bulunan Ajans Press Kurye şirketiyle gerçekleşirken birçok banka şeffaf ve teknolojik bir sistem sağladığı için gönderilerinde Ajans Press Kurye’yi tercih etmekte. Günümüz globalleşen dünyasında ise yapılan halkla ilişkiler ve reklam faaliyetlerinin takibi, analizi ve raporlamasını yapan Ajans Press ve PRNet şirketleri takip ettiği yayın sayıları ve teknolojik altyapılarıyla yapılan PR faaliyetlerinin takibini kolaylaştırıyor.
Bülten servisinden arşiv hizmetlerine, kapsamlı analiz raporlamalarından tüm mecraların takibine kadar geleceğe yürümek isteyen kuruluşlara nitelikli bilgiler sunuluyor. Group şirketleri altında yer alan ITS Medya 100 binden fazla internet sitesinin takibi, sayısız video paylaşımı sitesi ve tüm sosyal medyanın yanı sıra raporlama ve analiz hizmetleriyle kurumlara dijital dünyada stratejik danışmanlık hizmeti sunuyor. Kurumların ve markaların ihtiyacı olan tüm hizmetleri tek çatı altından sunan Ajans Press Group tüm bunları kendi teknolojik altyapısını üreten Aptech (Ajans Press Technology) ile sağlamaktadır.

*Daha Fazla bilgi için;  AJANS PRESS /  tolga.topcu@ajanspress.com.tr/   444 7 212/1192

9 Haziran 2017 Cuma

IŞİD’İN BESLENDİĞİ SELEFİ DÜŞÜNCE NEDİR?, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Cemil Hakyemez & Röportaj Engin Dinç (on5yirmi5.com)

IŞİD’İN BESLENDİĞİ SELEFİ DÜŞÜNCE NEDİR?
IŞİD’in sahip olduğu düşünsel altyapıyı, Şia’ya karşı düşmanlığı ve aralarındaki mücadeleyi Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Cemil Hakyemez ile konuştuk.
Röportaj Engin Dinç
www.on5yirmi5.com
Bugün Irak’ın orta kesimi ve Suriye’nin bir kısmını eline geçiren Irak Şam İslam Devleti (IŞİD)’nin Selefi/Vahhabi çizgide olduğu biliniyor. Bu çizgideki İslami hareketlerin toptancı ve dışlayıcı yaklaşımlarından beslenen IŞİD ve El Kaide gibi örgütler ise İslam dünyasındaki en kanlı ve tehlikeli yapılar olarak ortaya çıkıyor.
Bu yapıların hedeflerine koyduğu Şii mezhebi ise yine en çok bu yapılara karşı bir tepki gösteriyor ve sertlik sergiliyor. IŞİD’in sahip olduğu düşünsel altyapıyı, Şia’ya karşı düşmanlığı ve aralarındaki mücadeleyi Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Cemil Hakyemez ile konuştuk. 
Selefilik ve Vehhabilik farklı anlamlara sahip olsa da, bugün geniş bir kesim tarafından aynıymış gibi kabul ediliyor. Bu iki kavram arasındaki farklar nelerdir? İslam dünyasında Selefi/Vahhabi hareket nasıl doğmuştur? İslam mezhepler tarihi içinde bu hareketin yeri nedir? Klasik Ehli Sünnet yaklaşım ile ayrıldığı yerler neresidir? 
“Selef” kavramı, belli bir zaman diliminde yaşayan kişiler için kullanılmıştır.
Bunlar; Hz. Peygamber’in ashabı, Tabiin ve Tebe-i Tabiindir. Kendilerini Selefî olarak tanımlayanlar, Selefîliği, İslam dinini sahabe dönemindeki gibi saf ve arı bir şekilde, bidatlerden, eski medeniyetlerin kalıntılarından ve sonradan ortaya çıkan fırkaların görüşlerinden uzak kalmak diye tarif ederler. 
Selefiliği tanımlarken iki önemli karakteristik dikkat çeker:
1-Hadis merkezli zahirilik ve metincilik.
2- Kurtulmuş fırka merkezli inhisarcılık ve dışlamacılık. Yani kendilerini “kurtuluşa ermiş fırka” olarak görmeleri. Bu tanım çerçevesinde düşünüldüğünde bu kesim, İslam tarihinin ilk dönemlerinde Ashabu’l-Hadis ismiyle öne çıkmıştır. Ashabu’l-Hadis, 3/9. Asırda birkaç gruba ayrılmış olup bunlar arasında Ahmed b. Hanbel’in taraftarları olan Hanbelilerin, yukarıdaki tanıma en uygun kesim olarak ortaya çıktığını görüyoruz.
Bu tarihi düşünce hattı, Ahmed b. Hanbel’den itibaren 8/14. Asırda İbn Teymiyye ve 18. asırda Muhammed b. Abdulvehhab tarafından temsil edilmiş ve günümüze kadar da gelmiştir.  Aslında Selefîlik, günümüzdeki anlamıyla bir nevi muhafazakarlık demektir. Çünkü Araplar İslâm dinini kendi öz değerleri olarak gördükleri için kendi geleneksel düşünce kalıplarını zorlayan din yorumlarına hiçbir şekilde müsamaha göstermemişlerdir. Bu yüzden henüz İslam mezheplerinin yeni teşekkül etmeye başladığı dönemlerde özellikle Ebu Hanife vb. mevalinin re’y, yani akla dayalı yorumlarını hep bid’at olarak değerlendirmişlerdir.
O dönemde Ashabu’l-Hadis adı altında oluşan bu reaksiyoner tutumun günümüzde Selefilik olarak devam ettiğini görüyoruz. Günümüz dünyasında yükselen islamofobinin, söz konusu hareketin daha da güçlenmesine yol açması bu yüzden olsa gerektir. 18. Asırda ortaya çıkan Vehhabilik de benzer şartların ürünüydü. Osmanlı devletinin Ruslar ve İngilizlerle olan savaşlarından dolayı Arabistan bölgesinde oluşan otorite boşluğu neticesinde kontrolden çıkmış sûfi hareketler ve Şiîlerin imam türbelerine aşırı derecede saygılarına bir de Batının Müslüman topraklarını işgal etmeye başlamaları da eklenince, bunlara karşı bir tepki olarak Vehhabilik hareketinin oluşumu neredeyse kaçınılmaz hale gelmiştir.
Selefîlik ya da Vehhabbîlik fark etmez, bunlar elbette Ehl-i Sünnet’in bir parçasıdır. Fakat Ehl-i Sünnet çok geniş bir yapı olduğu için günümüz İslam dünyasında Şiîler dışındaki Müslümanların hemen hemen tamamı Ehl-i Sünnet sayılmaktadır. Bu yüzden onlara “Ehl-i Sünnet’in Aşırıları” demek daha doğru olur.  İlk dönemlerde Hanbeliler, sonra da Vehhabiler, sadece Şiîler için değil kendilerinden olmayan Sünnî gruplar için de tehlike oluşturmuşlardır. Hanbeliler, Bağdad’da mescidleri basarak Şafiîleri bile tartaklamışlardır.  
Benzer şekilde, Muhammed b. Abdulvehhab’ın koruyucusu Su'ûd b. Abdülaziz, Medinelilere mektup yazarak onları İslâm'a davet etmiştir. Çelişkiye bakın. Kimi nereye davet ediyor? Medine, İslâm’ın doğduğu yer, kendisi ise Necid bölgesindeki bedevî kabileye mensup bir şahıs. Selefi/Vehhabi çizgi bugün El Kaide, IŞİD gibi radikal ve terörle ilişkilendirilen örgütlerin ideolojik altyapısını oluşturuyor.
Bu örgütler neden bu düşünceleri sahipleniyor ve bunu ideolojik temelleri haline getiriyor? 
Aslında sebebi çok açık. Geleneksel Selefi çizgi hep şiddetten beslenmiştir. Zira tarihsel süreç içerisinde sürekli reaksiyoner olmaları ve özgüven duygusundan ziyade, yenilgi psikolojisi ile hareket ediyor olmaları, Selefî söylemlerin ortak paydası olmuştur. Onların Selef döneminin temsil ettiği hakikate sahip olma duygusu, İslam adına insanlar üzerinde hak iddia etmeleri, yaşadıkları günden hoşnut olmamaları, ötekileştirici din dilini tercih etmeleri ve kıyametin yaklaştığı ve mehdî beklentileri, kendilerinde nefret dilinin gelişmesine yol açmıştır.
Bu katı ve dışlayıcı düşünce yapısı, söz konusu radikal örgütler için bulunmaz teolojik ve duygusal imkânlar sunmaktadır. Bununla birlikte sert ve katı mizaçlarından dolayı, tıpkı Hariciler gibi kendi aralarında da anlaşamamaktadırlar. Bu yüzden günümüzde pek çok Selefilik şekli ortaya çıkmıştır. Yani metodolojilerinin çok sert olması, hayatın gerçekliğiyle çatışmakta ve sonuçta zıtlaşmalar, retler ve kesin ayrılıklar ortaya çıkmaktadır.
Selefi/Vehhabi çizginin en büyük düşmanı olarak Şia mezhebi öne çıkıyor.
Şia neden bu mezhebin hedefinde?  Bunun farklı sebepleri olabilir. Hatta İslâm öncesi dönemlere dayanan sebepleri olduğunu bile söyleyebiliriz. Şiîliği oluşturan kesim, daha ziyade kendileriyle rekabet içerisinde oldukları güney Arapları olan Yemenli kabileler ile Eski İranlı gruplardan meydana gelmişti.
Bunlar, Kuzey Araplarına karşı olan tepkilerini, Müslüman olduktan sonra önce Emeviler, sonra da Abbasilere karşı çıkarak göstermişlerdir. Emevi ve Abbsilerin en önemli rakipleri olan Hz. Ali soyu etrafında bir araya gelerek Şiîliğin oluşumuna kaynaklık etmişlerdir. Kuzey Arap kabileleri ise, İslâm’ı ve Hz. Peygamber’i kendilerinin temsil ettiği psikolojisi içerisinde hareket ederek Şiîleri, kendi değerlerini ve dolayısıyla İslam’ı yıkan baş düşman olarak görmüşlerdir. 
Hicri üçüncü asırda mezheplerin kurumsallaşmaya başlamasıyla birlikte iki kesim arasındaki çatışmaların sistematik teolojik bir yöne doğru kaydığını görüyoruz. Entelektüel meraktan yoksun ve daha ziyade kabilesel karakterli bu çatışmalar, Abbasî Halifesi Mütevekkil’in münazara ve kelâmî tartışmaları yasaklamasıyla birlikte sokaklara taşmıştır.
Ehli Hadis’in düşünce yapısı ve zihniyeti, bu çerçevede şekillenmiştir.
Hicri dördüncü asrın başlarında İmam İmam Berbehârî (ö. 329/941)’nin Bağdad’da Şiîlere ve kendilerinden olmayan diğer Sünnîlere yaptığının benzerini bu gün Ebu Musab Zerkavi yapmaktadır. Aynı zihniyeti temsil ediyorlar. Her ikisi de Şiilerin camilerini yaktırmıştır. Bu gün Suud’un verdiği desteği o dönemde Abbasi halifesi Mütevekkil ve Muktedir gibi halifeler vermekteydi.
IŞİD’in kafir/dinden çıkmış olarak niteledikleri hakkında çok kolay bir şekilde idam/infaz kararı alabildiğini görüyoruz. Bu kararları hangi dini temellere dayandırıyorlar?  Tarihsel miras, yani geleneksel Müslüman din anlayışından yol çıkarak özellikle de Selefî söylemin bir ürünü olan dışlayıcı fetvalar bu işi kolaylaştırmaktadır.
On dört asırlık dönemde ortaya çıkan tüm gruplar, kendilerini Hz. Peygamber dönemiyle özdeşleştirip dinin bizzat aslı saydıkları için, kendileri dışındakileri rahatlıkla İslam dışı, kafir, mürted, kanının akıtılması helal olarak görebiliyorlar.
Hz. Peygamber’den geldiğini iddia ettikleri meşhur 73 fırka rivayeti de buna çanak tutmaktadır. Her şeyden önce Şii tarih algısıyla Sünni tarih algısı zıtlıklar üzerine inşa edilmiştir. Şiilik, Hz. Peygamberden sonra ilk üç halifeyi gayri meşru sayar. Sünniler ise hilafet sırasını meşrulaştıran bir söylem inşa etmişlerdir. Şayet her iki kesimin din anlayışlarının tarihsel süreç içerisinde oluşan tarihin bir ürünü oldukları kavranamazsa çatışma kaçınılmaz olmaktadır.
Şia’nın da bu Selefi/Vehhabi çizgiye karşı çok sert eleştirileri olduğunu biliyoruz. Şia’nın bu eleştirileri hakkında neler söyleyebilirsiniz? 
Etki-tepki meselesi. Kendilerine en çok karşı olanları hedef seçmeleri çok doğal bir durum olsa gerektir. Şiî değerlere, hatta insanlara yönelik en büyük saldırılar, halife Mütevekkilin iktidarıyla birlikte Hanbeliler, 1802 yılında Kerbela’yı basıp on bine yakın Şiî’yi katleden Vehhabiler ve günümüzde de Selefiler tarafından yapılmaktadır. Bu da ister istemez tepkiye yol açmaktadır.  Şiîlik, İslâm dünyasındaki en önemli muhalefet hareketi olduğu için merkezî Sünnî iktidarlarla problemi olanların yolu bir şekilde Şiîlikle kesişmiştir. Bu yüzden Şiîliğin bu güne kadar yaşamasını sağlayan en önemli etkenlerden birinin, muhaliflik ve ötekilik psikolojisi olduğunu söyleyebiliriz.
Bu ötekilik duygusu, Hz. Hüseyin’in katledilmesi benzeri trajik olaylarla özdeşleştirerek kendini dışa vurmuştur. Onlar, anma törenlerinde yas tutarak ve hepsinin trajik şekilde öldüğünü iddia ettikleri imamlarının kabirleri etrafında kenetlenerek, tabiri caizse ezilmişlikten farklı bir haz şekli geliştirmiş ve dinamizmlerini bu günlere kadar taşımışlardır. Fail olarak kendilerine karşı muhatap kabul ettikleri en önemli kesim olarak da, Emevî ve Abbasî veya günümüzde Suudi iktidarlarıyla özdeşleştirdikleri Hanbeîler, Vehhâbîler veya Selefîler olarak nitelenen kesimleri görmüşlerdir. 
Suudi Arabistan Selefi/Vehhabi çizginin destekleyicisi, İran da Şii dünyanın. İslam tarihinde Sünni ve Şii devletlerin savaşlarına rastlansa da, bu çatışmaların bir mezhep çatışması boyutuna ulaşmadığı görülüyor. Bugün gelinen noktada her iki ülkenin siyasi çıkar ve amaçlarının bugün İslam dünyasını bir mezhep savaşıyla karşı karşıya bıraktığı söylenebilir mi? 
Devletlerarası çatışmalar, Yavuz Selim ve Şah İsmail dönemlerinde olduğu gibi zaman zaman mezhep boyutuna da taşınmıştır. Fakat bunlar sınırlı olaylardır. Bununla birlikte bu çerçevede her iki tarafın ulemasına verdirtilen tekfir edici fetvalar, halen daha Müslümanlar arasında sıkıntı oluşturmaktadır. Sizin de ifade ettiğiniz gibi bu işlerin temeli siyasi ve ekonomik vb. çıkarlara dayanır. Zaten mezhepler arası farklılıkların temeli de büyük oranda siyasi tutum farklılıklarından kaynaklanmıştır.
Çıkar yüzünden kardeşler bile birbirlerine girmektedir. Selefilik veya Cihadi Selefiliğin hedefinde Şiilerin olmasının veya Vehhabiliğin Şiilerle problemi olmasının temelinde bu nedenlerin yattığı bilinmektedir. Suudi Arabistan’ın petrol bölgelerindeki nüfus büyük oranda Şiilerden oluşmasına konunun uzmanları tarafından sık sık dikkat çekilmektedir. Bu demektir ki sorunun temeli ekonomik ve siyasidir. Mezhep ise kendi yaptıklarını meşru gösterme kılıfı olarak kullanılmaktadır.
Son olarak geçmişte pek çok İslam mezhebi veya hareketi ortaya çıkmış ve tarihten silinmiştir. Size göre, Selefi/Vahhabi çizginin daha gelişmesi gibi bir durum söz konusu mudur?
İslam dünyasında bu akımlara karşı bir bilinç ve savunma mekanizması geliştiriliyor mu?  Bu tür grupların, kendi ayakları üzerine basan yeni bir İslâm medeniyeti ortaya çıkana kadar belirleyici etkileri devam edeceği anlaşılmaktadır. Bizim burada ifade etiklerimiz veya İslam dünyasındaki birtakım uzlaştırıcı yaklaşımlar, Müslümanlar özgüvenden eksik ve dış müdahalelere açık olduğu sürece pek fazla karşılık bulmayacaktır. Kanaatimce ne zaman güçlü bir İslam dünyası ortaya çıkar, o zaman bu ve benzeri aşırı grupların çeşitlilik ve renklilikten öte bir etkisi olmaz.
[[kaynak: http://www.on5yirmi5.com/roportaj/guncel/olaylar/160479/isidin-beslendigi-selefi-dusunce-nedir.html]]

13 Nisan 2017 Perşembe

SOLE MAGNE "SOLE MAGNETİC ÜRÜNLER & DOĞAL TEDAVİNİN TAMAMLAYICISIDIR" & Elk. Mühendisi Fehmi Aslandoğan

SOLE MAGNETİC ÜRÜNLER DOĞAL TEDAVİNİN TAMAMLAYICISIDIR
Sole Magnetic Ürünler sağlıklı yaşam için gerekli ürünlerdir: Sağlıklı beslenmede ve doğal tedavi sonrası iyileşmeye yardımcı ürünlerdir.                                                       
- Sole Magnetic ürünlerle doğal tedavi sonrası ( Akupuntur, Ayurveda, Fitoterapi, Homeopati, Reiki, Su Jok Terapi, Meridiyen Terapi, Nöral Terapi, Kayropraksi, Osteopati,  Yoga, Ta Chi Chuan, Meditasyon, Shiatsu, Tıbbi Masaj, Taş Terapisi, Naturopati, Refleksoloji,vs.) tedavilerin tamamlayıcı olarak kullanılır. 
Günlük yaşamda kalitesiz su içmek, kalitesiz sebze, meyve ve yemek ile beslenmek, İş şartları gereği uzun süre oturarak veya ayakta durarak çalışmak vücudumuz da çeşitli hastalıklara sebep olmaktadır. Yukarda isimlerini saydığımız Doğal tıp tedavilerinin tamamlayıcısı Sole Magnetic ürünlerdir. Başlıca Baş, Boyun, Omuz, Bel, Kol, El, Diz, Ayak Bileği ve Ayak ağrılarının tedavisinden sonra Sole Magnetic Ortopedik ürünler kullanılmasını önemle tavsiye ediyoruz.           
- En önemli gıdamız olan suda üç önemli özellik olmalıdır.                                                            
1- İçeceğimiz Sağlıklı suda yeterli mineraller olmalıdır.                                                                  
Sağlıklı suyun mineral yoğunluğu TDSM ile en az 200 ppm göstermelidir. Bu Zem Zem de 750- 800ppm dir. Ne yazık ki içtiğimiz sular 6ppm ila 60ppm arası değişiyor. Bu da bir felaket demektir. 365 gün içeceğimiz su ortalama 350- 400ppm olmalıdır. Himalaya tuzu eriğinden üretilen Alkamine Sole Ph damlası 200ml lik bir bardağa üç damla konulduğunda 350 – 400ppm i gösterir. Bu da sağlık için mükemmel bir sudur.                              
2- İçtiğimiz sağlıklı suyun Ph 10-10.5 olmalıdır: 
İçilen Kolanın Ph 2.5, etlerin, peynirlerin Ph 4 ve çayın kahvenin Ph 5 dır. Oysa kanımızın Ph 7.4 dür. İşte kanımızın Ph 7.4 dengelemek için içtiğimiz suyun Ph 10 olmalıdır. Beslenmede ki bu yanlışlık vücudumuzun asitlenmesine yani zehirlen-mesine sebep olmaktadır. Bütün hastalıkların en önemli sebebi vücudumuzun bu yanlış beslenmeden zehirlenmesidir. Alkamine Sole Ph damlası ile 200ml lik bir bardağa 3 damla ilave ederek suymuzun Ph nı 10 – 10.5 a çıkarırız. Vücudumuzu bu asitlerden korumuş oluruz. Sağlıklı bir suda böyle olmalıdır.                                                          
3- İçtiğimiz sağlıklı su canlı olmalıdır.                                                                                         
Sular kaynağında canlıdır. Damacanaya giren su 10 saate, boruya giren su 80m den sonra ölür. Ölü su ancak manyetik dalgalarla canlanır. Sole Magnetic Su Çubuğu ve Su Canlandırma Tablası ile su canlandırılır. Ölü su hücre kanalından geçemez. Çanlı su hücre kanalından geçer ve sağlıklı olmamızı sağlar.                                            
- Yemeklerimizde Sole Crystal Himalaya Tuzu kullanmalıyız ki rafine tuzun zararlarında korunalım. Rafine tuz sigaradan daha zararlıdır. Kaya ve deniz tuzu molekülleri kristal yapıda olmadığından hücre zarından geçmez bu yüzden yüksek tansiyona sebep olur. Sole Cristal Himalaya tuzu molekülleri hücre zarından geçerek 84 minerali ile vücudumuzun ihtiyacı olan tüm mineralleri sağlar. Yüksek tansiyona da sebep olmaz.                             
- Sole Ürünlerle içtiğimiz suyun ihtiyacımız olan mineralini, pH nı ve canlanmasını, yediğimiz sebze ve meyvelerin dalından koparılmış gibi taze olması sağlaması Doğal tedavi sonrası vücudumuzun kendini hızla iyileşmesine yardımcı olur.                              
Elk. Mühendisi Fehmi Aslandoğan
MANYETİK ALAN TEDAVİSİ
Kanın en uzaktaki hücrelere kadar gitmesi ve oraları beslemesi gerekmektedir. Bir hücreye kan gitmesi, o hücreye oksijen gitmesini, bağışıklık sistemimizi oluşturan savaşçı hücrelerin, hücre tamiratından sorumlu kök hücrelerin, gıdaların gitmesi
demektir. Kısacası hayat demek kan demek, kan demek sağlıklı yaşam demektir.
Kanın kalpten pompalandıktan sonra en ücra köşeye kadar gitmesi kan damarlarının vazomosyon dediğimiz kasılmaları sayesinde olmaktadır. Büyük damarlar sinirler tarafından uyarılarak kasılmaları sağlanır. Ancak kılcal damarlarda sinir iletimi yoktur. Yaşlılarda ve hastalarda kılcal damarların kasılması azalır. Sağlıklı bir insanda dakikada 30 kere kasılan kan damarı şeker hastalarında dakikada 1 kez kasılır. Bu yüzden şeker hastalarında yara iyileşmesi zor olur. Manyetik alan tedavisi sayesin de kasılmayan kılcal damarlar kasılmaya ve kan akımı hızlanmaya başlar. Bu sayede hücrelere daha fazla gıda, tamirat hücreleri, bağışıklık sistem hücreleri, vitaminler vb. gitmeye başlar. Yaralar iyileşir, hasta hücreler düzelir.
MANYETİK ALAN TEDAVİSİ, uygulanması kolay ve ekonomik olarak da ucuz bir tedavi yöntemidir. Ev kullanımı için satılan ürünler mevcut olup, her evde olması gereken ürürnler arasında olduğunu düşünüyorum.
Op.Dr.Serhat Duruhan 
MAGNETİK TEDAVİ
Astımda mucizevi mıknatıs tedavisi: Bio manyetik yöntemin kan akımını hızlandırdığı ve hücresel faliyetin arttığını bio elektirik akımı düzenleyen neodyum mıknatıslar broşlardaki ödemi ve spazmı çözerek  tıbbi tedavinin de etkisiyle vücudun hastalığı kısa sürede yenmesini sağlamaktadır.                                              
Manyetik tedavinin yapılan bilimsel araştırlalarla hiç bir yan etkisinin olmadığı ispatlanmıştır. Neodyum miknatıslar vücudun kendini tedavi etme faktörlerini etkinleştiriyor.                                                                 
Manyetiklerle  (mıknatıslarla) yapılan lokal tedavi yöntemidir. Astım başta olmak üzere kronik inflematuar rahatsızlıklarda uygulanmaktadır. Magnetikler Akupuntur etkisi yanında kan dolaşımını artırıcı ödem giderici ve hücre enerji düzeyini artırıcı faydasından yararlanılmaktadır. Doğal tıp tedavisi ile birlikte uygulandığında faydası daha da artmaktadır.   
Med. Dr. Adnan Atlı: 
   SOLE MAGNETİC ÜRÜNLER
[[iletişim & bilişim ve sipariş]] 
e.MAİL, ulusaltanitim@hotmail.comGSM: 0 552 220 45 18