24 Ekim 2014 Cuma

"ASLAN YÜREKLİ OLMAK" NE DEMEKTİR?..

Aslan yürekli olmak! 
Dişi (Anne) aslan avladığı ceylanı yemeğe başlarken, karnında yavrusu olduğunu fark eder. Yavruyu ölmüş ceylanın karnından çekip çıkarır, lâkin iş işten geçmiş, yavru çoktan ölmüştür. 
Anne (dişi) Aslan, Anne Ceylan'ın yavrusunu yavaşça yere koyar ve ağır adımlarla bir kenara çekilip uzanır...
Yukarıdaki fotoğrafları çeken fotoğrafçı uzun süre aslanın hareketsiz kalmasından şüphelenir. Ancak bir süre sonra bütün cesaretini toplayarak aslanın yanına yaklaştığında, hayretle onun öldüğünü görür.
Alır aslanı bir Veteriner’e götürür. Dişi Aslan’ın ölüm nedeni için karnını yaran veteriner, kalbinin patlayarak parçalandığını tespit eder....
Bu fotoğrafı gördükten ve altındaki bu yazıyı okuduktan sonra anladım ki; 
Aslan yürekli olmak: “Gücüne dayanarak senden zayıfların hayatına kast etmek değil; masum bir annenin ya da mazlum bir yavrunun ölümüne sebebiyet vermiş olmanın üzüntüsüne yüreğinin dayanamaması” demekmiş...
Bizim aslanlara (!) ithaf olunur.
“Aslan Yürekli Olmak” ne demekmiş, herkes bilsin…
Sahte, sanal, sahtekâr aslancıklara da kapak olsun.

30 Eylül 2014 Salı

Tarihin En Büyük İklim Yürüyüşü gerçekleştirildi...

Tarihin En Büyük  
İklim Yürüyüşü gerçekleştirildi...

22. Eylül Pazar günü İklim değişikliği eyleminde başta  New York olmak üzere Dünyanın dört bir yanındaki 2 binden fazla bölgede yüz binlerce kişi yürüdü. İklim değişikliğinin tehdit ettiği her şey için küresel duyarlık ve sevginin gösterildiği bu Eylem, temiz enerjiyle çalışan bir toplum yaratarak Dünyayı gelecek kuşaklar için kurtarmaya yönelik umutları kanatlandıran mükemmel bir Eylem oldu.
Yürüyüşe katılan BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon'a 2 milyon imzalı Dilekçe sunuluyor: Tüm Dünya %100 temiz enerji kullansın!  


NewYork (Yukarıda) Londra, Berlin, Bogota, Paris, Delhi, Melbourne'dan eylem görüntüleri

22 Eylül 2014 Pazartesi

Prof. Dr. İbrahim Adnan SARAÇOĞLU’ndan; TIBBİ BİTKİLER REHBERİ

Prof. Dr. İbrahim Adnan SARAÇOĞLU’ndan
TIBBİ BİTKİLER REHBERİ
Yeni Kapak, Yeni Boyut ve Yeni Fiyatı İle…
Doğa asla çöp üretmez… Ne kirazın sapı, ne patatesin kabuğu ne de dalından düşen bir yaprak çöp değildir. Yaratılmış her şey bir nimettir ve onda insana faydalar (hikmetler) vardır.
Prof. Dr. İbrahim Adnan Saraçoğlu’nun kaleme aldığı “Tıbbi Bitkiler Rehberi” adlı bu kitap, doğanın insanoğlunun hizmetine sunduğu nimetlerin faydaları üzerine yazılmıştır.
İşte bu kitapta, şifa ve kür tarifleri ile öne çıkan bazı bitki ve sebzeler:
Lavanta, Nane, Testere Dişli Arslanpençesi, Beyaz Dut Kurusu, Karanfil, Tere, Dereotu, Çekirdekli Siyah Kuru Üzüm,  Patates, Kereviz-Maydanoz, Kırkkilit, Ebegümeci, Beyaz Lahana, Melissa (Oğulotu), Kekik, Kuru İncir, Hibiskus (Amber Çiçeği), Biberiye, Avokado, Asma Yaprağı…
DAĞITIM TARİHİ: 29 Eylül 2014
Metin SOYLU
Genel Yayın Yönetmeni
Gsm      : 0533 061 96 95
Tel         : 0 (216) 442 86 86
Fax         : 0 (216) 442 86 87
Adres    : Saraçoğlu Yayınları
Feyzullah Mah. Bağdat Cad. No:234/14
Maltepe /İstanbul

“BU YAZIYI KENDİNİ SEVENLER OKUSUN”, Mustafa Mete İSLAMOĞLU YAZIYOR

“BU YAZIYI KENDİNİ SEVENLER OKUSUN”
Mustafa Mete İSLAMOĞLU YAZIYOR
KAYA TUZ’U MUCİZESİ
“ GÜNLÜK KULLANILAN RAFİNE TUZ ve ZARARLARI”
Sofra tuzu yemeklerimiz için elektrolit sodyum sağlar. Bu mineral vücut içinde hücreler arası sıvı dengesinin sağlanması, kasların kasılması ve sinir iletilerin transferi için gereklidir. Tuz aynı zamanda sindirim sisteminde besinlerin emilimine yardımcı olmaktadır.
Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi günlük en fazla 2300 mg sodyum yani yaklaşık olarak 5500 mg tuz tüketilmesini önermektedir. Tuzun, özellikle de sodyumun yeterli miktarlarda tüketimi gerekli olmasına rağmen, çok fazla tuz tüketimi durumunda vücutta ciddi dengesizlikler ve bir çok ciddi hastalığın görülme riski artmaktadır. Fazla tuz tüketiminin vücutta yol açacağı başlıca zararlarına dikkat edelim lütfen…:
1. Yüksek Kan Basıncı (Hipertansiyon)
Kan basıncı, kanın arterlerin (atardamarlar) duvarlarına kalbinizin her atışında ne kadar basınç uyguladığını gösteren bir işarettir. Vücuttaki kan hacmi vücut içindeki devir daim halinde olan kan miktarını ifade eder ve kan basıncını belirleyen önemli bir faktördür. Böbreklerin idare edebileceğinden daha fazla miktarda tuz tüketilmesi durumunda fazla tuz suyu tutar ve kan hacmi artar. Bu da kan basıncının artmasına neden olur. Yüksek kan basıncı ciddi sağlık problemlerine neden olur ve ciddi bir erken belirti de göstermez. Yani içinde bulunduğunuz durumun farkında olamıyorsunuz.
2. Kalp Hastalıkları ve Felç
Çok fazla tuz tükettiğinizde ve kan basıncınız çok yüksek olduğunda, zamanla ekstra baskı damarlarınızı daha az elastik hale getiriyor.     
     Plak adlı yağ tabakalarının veya çöküntülerinin oluşmasını sağlıyor. Bu da damar sertleşmesine ve tıkanıklığına neden olmaktaymış. Damar sertleşmesinde damarlar daralarak ve duvarları kalınlaşarak kalbin daha zor çalışmasına ve sonuçta kalp krizi, kalp yetmezliği ve felç riskinin artmasına neden olur. Harvard Halk Sağlığı Okulu’na göre fazla tuz tüketimi felç riskini %23, kalp hastalıklarını ise %14 oranında artırmaktadır.
3. Vücudun Su Tutması
Sodyum doğal olarak suyu çektiği için, fazla tuz tüketimi vücudun sıvıları tutmasına neden olur. Vücudun suyu tutması rahatsızlık vermekle kalmaz, uzun vadede sağlığınız için tehlikeli olabilmekte. Belirtileri lütfen bakınız:
Ellerde ayaklarda ve bileklerde terleme
Eklem sertliği
Hızlı kilo alımı
Kiloda ani dalgalanmalar
Karın bölgesinin genişlemesi
Vücudun kronik olarak su tutması kalp yetmezliğine, böbrek hastalıklarına, akciğer hastalığına ve eklem yangısına sebep oluyor.
4. Dehidrasyon (Sıvı Kaybı)
Bol su tükettiyseniz fazla sodyum alsanız bile su tutulması görülebilir, fakat yeterli su almadığınızda ya da vücutta bir rahatsızlığınız varsa veya ilaç kullanıyorsunuz idrarınıza çok fazla su geçebilir bu da dehidrasyona (su kaybı) neden olabilir. Bu durumda vücudunuza aldığınız fazla sodyum hala dengeleyebilmek için suya ihtiyaç duyar fakat yemeğinizde yeterli su yoksa vücudunuz bu su ihtiyacını hücrelerden çekerek karşılamaya çalışır. Bunun sonucu da aşırı susama, bulantı, halsizlik, mide krampları, kusma ve ishal vakaları görülebiliyormuş.
5. Osteoporoz (Kemik Erimesi)
Sodyum vücudun kalsiyum emilimini ve kullanımını engeller. Bunun sonucu olarak da kemik kütlesinin kaybolmasına ve kemiklerdeki gözenek miktarının artmasına neden olur. Menopozdan sonrası kadınlar, diyabetliler ve kemik erimesi riski taşıyan yaşlılar tuz tüketimi konusunda oldukça dikkatli olmalıdırlar. Fazla tuzlu bir beslenme kemiklerde kırılma riskini ciddi oranda artırır ve diğer iskeletsel deformasyonlara neden olur.
6. Böbrek Bozuklukları
Vücutta kullanılmayan fazla sodyum ve kalsiyum idrara karışır. Bu da böbreklerin süzme yükünü artırır ve kristal oluşma ihtimalini yükseltir. Artan kan basıncı ve kan hacmi de böbreklere fazlasıyla zarar vermektedir. Ayrıca, fazla sodyum tüketimi idrara kalsiyum karışımın neden olur ve bu da böbrek taşlarının oluşumuna neden olur
7. Sindirim Hastalıkları
Sodyum vücutta kanın ve diğer sıvıların asit baz dengesini ayarlar. Çok fazla tuz asitlerin geri akışını tetikleyerek mide ekşimesine neden olur ve uzun vadede üst sindirim sistemine zarar verir. Çalışmalar fazla tuzlu yemek yeme alışkanlığının oniki parmak bağırsağı ve mide ülserinin ve kanser riskinin artmasına neden olur.
8. Elektrolit ve Hormon Dengesizlikleri
Fazla sodyum hem elektrolit hem de hormon dengesini bozabilir. Aşırı sodyum alımı sinir iletilerinin taşınmasını engelleyebilir ve baş dönmesi, kas krampları ve titreme gibi semptomları açığa çıkarabilir. Ayrıca algılamada bozukluğa, kafa karışıklığına ve depresif belirtilere yol açmakta fakat KAYA TUZUNUN İNSAN ÜZERİNDEKİ ÖNEMLİ ETKİLERİİNE GELİNCE..
İŞTE KAYA TUZU MUCİZESİ
Sağlığımız için yemek yaparken neden kaya tuzu tüketmeliyiz?
Tuz(Sodyum klorür-NaCl) vazgeçilmez bir besin katkı maddesidir. İnsanların kanında ve hücre özsularında belirli bir konsantrasyonda (derişimde) tuz bulunması hayati önem taşır. Aralarında yarı geçirgen bir zar bulunan iki sıvı arasında madde alış-veriş olur. Alış-verişin yönü derişimi çok olan maddenin, derişimi az olan tarafa geçmesi şeklinde olur. Bu olaya osmoz denir. Osmoz canlıların yaşamı için olmazsa olmazlardandır.
    Örneğin, kan kaybeden bir insana su vermezler, Damardan Tuzlu su (serum izotonik) verirler, bu serum 1000 gramında 9 gram tuz içeren bir çözeltidir. Kanımızda belirli oranda tuz bulunması aldığımız besinlerin emilimi ve hücrelere taşınması için gereklidir. Bu nedenle her gün belirli miktarda tuz kaya tuzu tüketmek zorundayız.
Yemek yaparken kullandığımız kaya tuzunun özellikleri nasıl olmalıdır?
 Ünlü ve çok eski bir tuz fabrikasının yetkilisi ile konuştuğumda aynen şunları diyordu…  kaya tuzu ile ilgili yaptığı açıklamada kesinlikle %100 saf ve doğal kaya tuzundan üretilen ürünlerin tercih edilmesini belirtirken beslenmemizde kullanacağımız tuzun şu üç özelliği taşıması gerektiğini de iletti.
Temiz bir kaynaktan alınmalı
Kaya tuzu, milyonlarca yıl önce doğanın tertemiz olduğu bir zamanda oluşmuş, üzerinde birikmiş toprak tabakası altında, hiç kirlenmeden korunmuştur. En temiz tuz kaynağıdır. Deniz ve göl tuzları gibi ağır metaller ve benzeri maddeler içermez.
Çok iyi bir şekilde rafine edilmeli
Safir Tuz Fabrikası, Türkiye’nin en eski kaya tuzundan rafine tuz üreten fabrikasıdır. Teknolojisini sürekli yenileyerek üretimini sürdürmektedir. Rafine ettiği tuz %100 kaya tuzu mineralidir.
Hijyenik koşullarda ambalajlanmalı
Yine bu tuzlar el değmeden sağlıklı ambalaj malzemeleri ile ambalajlanmaktadır.
Yaptığımız laboratuvar çalışmalarında, kendi kaya tuzumuzun Himalaya tuzu ile aynı özellikleri taşıdığı kesinlikle kanıtlamıştır. Denilmekte… eski insanları bir düşünün, her geçen gün nesiller küçülmekte  ve insan hayat kısalmaktadır. Buna göre beslenmemiz değişti,  yaşantımız değişti, hayat tarzımız değişti, ömürler değişti, iklimler değişti hülasa her şey değişti… 
Antalya bölgesi sorumlusu olan ve Türkiye’ye henüz girmiş bulunan ABD kökenli bir firmanın ürettiği beyin besini sıfatı verilen bitkisel bir ürünün bölge temsilcilerinden Sayın Türkan ECE hanımefendi ile geçen bir konuşmamda içtenlikle anlatıyor. Rafine tuz kullanmayın mümkünse kaya tuzu tüketin hatta bana bu konuyla ilgili bir yazı hazırlayın insanlar aydınlansın diyordu… 
Hastaneler dolup taşıyor, doktorların hiç boş vakti yok, eczanelerde kuyruklar var. Randevu almadan Dr. Görüşmek mümkün değil, ilaçlar ateş pahası, sağlığından şikâyetçi olmayan insan hemen hemen yok…
Şu insanlığın haline bir bakın.
Allah tüm insanlığın hakkında hayırlar nasip etsin hiç iyi günlerde değiliz. Nerden eline alsan elinde kalıyor.  Dökülüyoruz.
LÜTFEN KAYA TUZU KULLANALIM. SAĞLIKLA YAŞAYALIM. “HASTA BİR MİLLETTEN, SAĞLIKLI BİR TOPLUMA”
Selam ve dua ile

18-EYLÜL-2014

10 Eylül 2014 Çarşamba

Yazar Emrullah Özdemir’in son romanı “Türklerin İlk Kadın Hükümdarı: Tomris”

Yazar Emrullah Özdemir’in son romanı “Türklerin İlk Kadın Hükümdarı: Tomris”  
Kitap tanıtımı için yapılan imza günü etkinliği  başta Eski Devlet Bakanı ve Milli Düşünce Merkezi Genel Başkanı Sadi Somuncuoğlu ve Azerbaycan Bağımsızlık Mücadelesinin sembol isimlerinden Prof. Dr. Hanım Halilova olmak üzere bilim ve sanat çevresinden seçkin davetliler ile kitapseverlerin katılımıyla Milli Düşünce Genel Merkezi Ziya Gökalp salonunda  gerçekleştirildi.  
Yazar davetlilere hitaben yaptığı konuşmada Türk kadının aktif varlığının toplum için ne denli önemli olduğuna vurgu yaparak “Orta Asya Türk Devletlerinde Tomris Ana olarak bilinen, Rönesans Avrupa’sında Kraliçe Tomris olarak sanat eserlerine ilham veren, ancak ülkemizde neredeyse hiç bilinmeyen bu büyük kadın şahsiyeti bilmenin ve tanımanın, kadınlarımızın toplumsal öz güvenine de hissedilir bir değer katacağını ümit ediyorum.” dedi.
Başta Kitapyurdu, İdefix ve D&R.com olmak üzere internet kitap temin siteleri ile D&R Mağazaları, Dost ve Akçağ Kitapevleri gibi seçkin kitapçılardan temin edilebilir.
KİTABIN BASIN TANITIM ÖZETİ
Romana adını veren Tomris Han, M.Ö. 6. Yüzyılda yaşamış ve Saka (İskit)Türk Devletine hükümdarlık etmiş Türk tarihinin önemli şahsiyetlerindendir. Tarihçilerin birçoğu tarafından büyük Türk Hakanı Alp Er Tunga Han’ın torunu olarak kabul edilen Tomris Han’ın Türk Tarihindeki önemi; Türklerin İlk Kadın Hükümdarı olması bir yana, neredeyse hepsi kadınlardan oluşan küçük bir ordu ile dünyanın o dönemin süper gücü olan Pers İmparatorluğuna karşı elde ettiği akıl almaz zaferdir.
“Tarihin Babası” olarak bilinen Yunanlı Tarihçi Heredot’un kitaplarında övgüyle bahsettiği,  Orta Asya Türk Devletlerince Tomris Ana olarak tanınan ve benimsenen bu yüce şahsiyet maalesef ülkemizde yeterince tanıtılmamıştır. Bu alanda gördüğüm gereklilik üzerine ve Türk kadının ne denli yüce bir karaktere sahip olduğunu bir kez hatırlatmak amacıyla bu romanı kaleme almış bulunuyorum. Ayrıca lise kitaplarında ve Türk Gençliğinin dimağında ağıttan öte gidemeyen Büyük Türk Hakanı Alp Er Tunga Han’ı da bu romanda oldukça detaylı bir biçimde ve özgün bir bakış açısıyla anlatmaya gayret ettim.
            Türk Kadının toplumdaki yerinin ve öneminin bir kez daha vurgulanması toplumsal gayesiyle yazdığım ve “Türk Dünyası Kadınlarına” ithaf ettiğim bu romanın amacına ulaşması temennisiyle…
                                                                                                          Yazar: 
Emrullah Özdemir
BİYOGRAFİ
            Yazar Emrullah Özdemir Ankara’nın Gölbaşı ilçesinde doğmuştur. İlk ve orta öğretimini Ankara’da, lise öğrenimini İstanbul’da tamamlamıştır. Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesi mezunu olan ve orta seviyede İngilizce bilen Emrullah Özdemir, Dilek Özdemir ile evli olup, Azra adında bir kızı ve Çağatay adında bir oğlu bulunmaktadır. Okuyucularından büyük beğeni toplayan “Son Kağan” adlı ilk romanının ardından “Türklerin İlk Kadın Hükümdarı; TOMRİS” ile okuyucularıyla tekrar buluşan Emrullah Özdemir’in, “Ruhum Kıyama Kalktı” adlı romanı ile 2015 yılı başlarında okuyucularıyla tekrar birlikte olması planlanmaktadır.
            ARKA KAPAK YAZISI      
            Saka Türklerinin Kadın Hükümdarı Tomris, biraz sonra atlarını ölüme sürecek olan savaşçılarının önünde durdu ve yürekleri titreten bir sesle gürledi.
            “…Geriye yalnızca bizler kaldık. Büyük bir çoğunluğu kadınlardan, ama erkeği kadar yiğit kadınlardan oluşan bir halk ve ordu...
            Karşımızdakiler acunun en vahşi, en acımasız ve en kalabalık ordusu. Ancak biliyorum ki gök kubbenin altındaki hiçbir ordu, şu dolunayın altında ateş saçan gözlerinizden daha cesur değil. Ve yine biliyorum ki yeryüzündeki hiçbir ordu, yurdu ve halkı için çarpan ulu yüreklerinizden daha büyük değil!..
            Günümü aydınlatan güneş, gecemi aydınlatan ay ve atalarımın ruhları üzerine and olsun ki atımın çiğnediği bu toprak kanımla kızıla boyansa da kimsenin, hele ki o hain Perslerin esareti altına girmeyeceğim!..”
            Hanlarının arıdndan Saka Türk savaşçılarının hepsi aynı coşkuyla gürledi.
            “And olsun!”
            Gök kubbenin her zerresi kahraman kadınların tiz çığlıklarıyla dolmuştu artık. Arkalarına bir kez olsun bakmadan sürdüler atlarını savaş meydanına. Önde Tomris Han, ardında savaşçıları…
            Yeryüzü daha önce, ölüme böylesine arzulu at koşturan bir millete tanıklık etmemişti…
            Tarih 15 Aralık M.Ö.528’i gösterdiğinde Asya Bozkırları akıl almaz bir savaşa tanıklık ediyordu. Bir tarafta, 9000’i kadın olmak üzere 13.000 kişilik Saka Türk Ordusu. Diğer tarafta ise Pers İmparatoru Büyük Kirus’un kumandasında, 100.000’in üzerinde askeri ile Pers Ordusu.
            Başlarında, Türklerin İlk Kadın Hükümdarı Tomris Han’ın bulunduğu Sakalar için bu savaş, tam anlamıyla bir varlık-yokluk mücadelesiydi ve bu mücadelede tek bir silahları vardı:
            İSTİKLÂL İÇİN ÖLÜMÜ HİÇE SAYAN SAVAŞÇI RUHLARI…
***
MİLLİ DÜŞÜNCE MERKEZİ; GENEL MERKEZ BÜROSU, ANKARA

21 Ağustos 2014 Perşembe

Anadolu’da “Kürdistan” Nasıl Uyduruldu?, Dr. MUSTAFA KÖK; E. Öğretim Üyesi

Anadolu’da “Kürdistan” Nasıl Uyduruldu?
Ülkemiz özellikle son günlerde yeniden bir siyasî kaynaklı yoğun tartışma ve çatışma ortamına doğru sürüklenmektedir. Sebep bu defa düpedüz tarihçilerin alanına giren bir konu: *Anadolu’nun Doğusu ve Güneydoğusu’na “Kürdistan” denir mi denmez mi?* Bu derece hayatî bir konuda *– maaşallah - tarihçilerden başka en başta “âlim” kılıklı gazetecilerin, zâlim tavırlı terör yardakçılarının, bu işlere dünden tâlimli sözde siyasetçilerin/devlet adamlarının çokça konuştuğu vatan sathında, neredeyse tek konuşmayan – üzerlerine ölü toprağı serpilmiş - Üniversitelerdeki oldukça mülâyim edâlı tarih profesörleridir.*
Biz şimdi, farklı bir tarih profesörünü (hem de zamanın ordinaryüsünü) tanık göstererek – okuma iştiyakı olan insanlar için - konuya ışık tutmak istiyoruz.
*Günümüz tarih profesörleri yine de susmaya devam ederlerse, onları vicdanlarıyla baş başa bırakıyoruz.*
“Kürtler”in Turanî kökenli, yani “Türkler”in bir kolu mu, yoksa İranî mi olduğunu; Kürt sözcüğüne ilk defa Yeniseydeki Elegeç-Göktürk Yazıtları’nda bir “uruk” ya da “boy” adı olarak mı rastladığımızı (“Ey Kürt Beyleri!..”..“Kürt elinin Hanı Alp Urungu..” Örneklerindeki gibi); ilk “Kürt Tarihi” yazarı sayılan Şeref Han’ın, Şerefnâme adlı eserinde (16. Yüzyıl) Kürtlerin soyunu Oğuz boylarına kadar mı dayandırdığını;*1918’de Kürt Teâli Cemiyetin’nin üyesi olan Dr. M. Şükrü Sekban’ın dahi yıllar sonra Paris’te Fransızca olarak yayımladığı Kürt Meselesi diye çevrilen kitabında* *“Türklerle Kürtlerin ayni soydan olduğunu” un kanıtlarını mı ortaya koyduğunu; Zaza Türklüğünün temsilcilerinden öğretmen M. Şerif Fırat’ın, “sosyolojik ve etnografik verilere dayanarak Doğu İlleri ve Varto Tarihi kitabında yine “Kürtlerin de Türk soyundan mı geldiği”ni, keza “Kürtçenin bir dil değil lehçe mi olduğu”*nu - en*son Prof. Ahmet Buran’ın ayni konuyu “Karma Diller, Klasik Osmanlıca ve Kürtçe” adlı makalesinde* Rus Akademisinin yayımlarına dayanarak nasıl temellendirdiğini; keza Ali Gültekin Biniş’in kendi Karahasanuşağı aşiretinden kalkarak Kurmanca’yı nasıl olup da Doğu Anadolu Osmanlıcası’ndan kalma bir “ağız” saydığını,
bizim Abdülbâkî Günışığı benzeri fedâkârların bunları anlatmak için nasıl dağ-taş gezdiğini; *Rişvan aşireti mensubu Dr. Mahmut Rişvanoğlu’nun ise Doğu Aşiretleri ve Emperyalizm ile Ortadoğu Üzerine Oynana Oyunlar kitaplarıyla bütün bu işlerin emperyalizm arka plânını nasıl ortaya koyduğunu*; nihayet doksanına merdiven dayamış aziz *Prof Orhan Türkdoğan’ın Etnik Sosyoloji’sinde daha da fazlasını nasıl harmanladığını; nice yüzlerce belge-bilgi-yayını, (şimdiki profesörler hariç) bir kısım tarihçiler, antropologlar, aydınlar en az yüz yıldan günümüze tartışadursunlar,[1] bütün rehavetiyle uyuyanlara inat, atı alan Üsküdar’ı geçmek için olanca gücüyle - peşine takıldığı yoldaşları-oynaşları-yandaşlarıyla birlikte -* koşmaktadır.
*Anadolu’da Kürdistan Nasıl Uyduruldu?*
İlk Selçuklu Tarihçimiz Ord. Prof. Mükrimin Halil Yinanç (Elbistan, 1900-İstanbul, 1961), Ortaçağ İslâm tarihçisi olmakla beraber, özellikle Anadolu Selçukluları ve Anadolu’nun Türkleşmesi üzerine büyük bir otorite sayılmaktadır. Bundan 88 yıl önce, yani 1925’te, Mükrimin Halil’in genç ve parlak bir tarihçi olarak temayüz ettiği sırada Doğuda Şeyh Sait isyanı çıkmıştır. Şeyh Sait hadisesi münasebetiyle, bugünlere benzer bir şekilde gazetelerde ve ağızlarda Kürdistan tabiri dolaşıp durmaktadır. Bugünün farkı, zamanımızda artık sözde siyasî sorumlular, hatta bizzat Başbakan tarafından da kullanılmaktadır. O günler gidişattan kaygı duyan Mükrimin Halil Bey, 16 Nisan 1925 günü, “Manasız Bir İsim: Kürdistan” başlıklı bir makale yayımlar.[2] Amacı, Anadolu Türk Tarihini yazan birisi olarak hem
konuyu ilmî sınırlarıyla ortaya koymak ve hem de ülke bütünlüğü açısından dikkat çekmektir. Makalesinde “gerçekten tarihin derinliklerine inerek” sırayla, “Kürdistan” tabirinin ilk kez nerelerde geçtiğini, Kürtlerin eskiden nerelerde meskûn olduğunu ve bu tabirle nerelerin kastedildiğini ele alır. Daha sonra tarihte Doğu Anadou’nun bir kısmına bu ismin ilk kez
hangi Osmanlı Sultanı zamanında ve asıl hangi tarihçi tarafından düpedüz
UYDURULDUĞUNU anlatır.[3] (Kastedilen meskûn yerlerle ilgili paragrafı
özetleyerek - ve bazı yerleri gençler için biraz sadeleştirerek veriyoruz - parantez içi ifadeler bize ait. MK):
“*Kürdistan ismi ilk önce İlhanlı tarihçileri Reşidüddin’in Câmi‘u't-Tevârîh'inde, ondan sonra Ebu'l-Kâsım Kâşânî'nin Târîh-i Olcaytu Han'ında geçer*.
14. yüzyıl başlarında yazılan bu kitaplarda Erdelan (İranda, Azerbaycan sınırı) ve Luristan (güney-batı İran) bölgelerinin bu isimle anıldığı görülmektedir. 15. yüzyılda yazılan Nizâmüddin Şâmî'nin ve Şerafeddin Ali Yezdî'nin Timurnâme'lerinde bu ismin Hoy şehri (İran’ın Batı Azerbaycan’ı) ve Şehrizor'a tahsis edildiği görülmektedir (bugün Kuzey Irak’ta Süleymaniye’nin doğusunda kalan eski bir şehir). Bunların ardından giden birçok tarihçi de – ki, üç kişi daha anıyor: Hafız Ebru, Abdürrezzak Semerkandî, Mirhond - Kürdistan ismiyle ayni yerleri kastetmişlerdir. Bütün bu tarihler bize gösteriyor ki, ‘Kürdistan’, eskiden Irak-ı Arap ile Irak-ı Acem denilen bölgelerin ayrıldığı hatta, zikrettiğimiz alanları ihtiva eden bir mıntıkadır. Eski tarihçilerin hiçbirinde Anadolu'nun herhangi bir kısmına’Kürdistan’ ismi verildiği görülmemiştir.” Devamında ise tarih okutuculuğunda yapılan hataya işaret ederek şu çarpıcı cümleyi kullanıyor: “Bugün (1925’i kastediyor) mektep kitaplarında Şarkî Anadolu'nun bir kısmının fuzulî olarak “Kürdistan” tesmiye edildiği görülmektedir.” Ve Mükrimin Halil Bey o gün için yapılan, fakat yine o zaman göz yumulan hataya şöylece dikkat çekiyor: “Şarkî Anadolu'yu bu isim ile ilk tevsîm eden (adlandıran) Heşt Behişt müellifi İdris-i Bitlisî olmuştur.[4] Müverrih-i muma-ileyh Yavuz Sultan Selim'in bu havaliyi Safevîler elinden nez‘ ettiğini (aldığını) zikrettiği esnada bu isim ile tevsîm eylemiştir.
Heşt Behişt'i takip ve onu me’haz ittihaz etmiş olan Hoca Sadeddin Efendi Tâcu't-Tevârîh'inde aynen selefinin tabirini kullanmış ve Sadeddin'in muakkipleri olan Hasan Beyzade ve Solakzade gibi müverrihler bu tabiri aynen muhafaza eylemişlerdir.”
*Ve en çarpıcı pasajlar:*
“Eski tarihçilerin eserlerini inceleyip araştırma zahmetine katlanmadan kitap yazmaya yeltenenler hep bu bir-iki Türkçe kitabı kaynak kabul ettiklerinden, onlar da bu ismin ilim-dışı olduğunun farkına varamamışlardır. Son zamanlarda Mehmed Mazhar Efendi ve Osmanlı Devleti Tarihi yazarı Abdurrahman Şeref Bey, bu ismi aynıyla kullanmışlardır. Her iki yazarın da yegâne kaynakları Tâcu't-Tevârîh kitabı idi. Okul kitapları da ayni şekilde yazılmış ve Anadolu’nun Doğusu “Kürdistan” adıyla anılır olmuştur. Şu halde İdris-i Bitlisî bir “Kürdistan” tabiri UYDURMUŞ, diğerleri de inceleyip araştırmaksızın bu ismi kitaplarına geçirmişlerdir.
“İdris-i Bitlisî ve ona bağlı olarak diğer yazarlar Kürdistan tabiriyle Fırat nehrinin sol yakasından itibaren İran'a kadar devam eden Anadolu'nun Doğusunu murat etmektedirler.”
Mükrimin Halil Bey makalesinde, bundan sonra Anadolu Tarihini özetlerken:[5] - Milattan önce 6. Yüzyıldan itibaren Batı Anadolu’daki Frigyalılar’ın bir kolu olan Ermeniler’in Doğu Anadolu’ya geldiklerini ve uzun asırlar (Roma ve Bizans dönemleri dâhil) burasının “Ermeniye” diye anıldığını; - Sonra Arap-İslâm ordularının Doğu Anadolu’yu işgal ettiklerini; halkının büyük çoğunluğu Arapça konuşan Diyarbekir bölgesinin, gerçekte “birer
Abbasi valilerinden başka bir şey olmayan “Şeyh”, “Hamedan ve “Mervan” aileleri tarafından idare edildiğini”[6];
- 11. Yüzyıl ortalarından başlayarak Selçuklular tarafından gerek Doğuda Bizans’ın elindeki “Ermeniye” kısımları, gerekse Güneydoğuda Mervanoğulları’nın elindeki Diyarbekir bölgesi, nihayet bütün Anadolu’nun kesin olarak Türklerin hâkimiyetine geçmekle onların “vatanı” hâline geldiğini;
- Ardından Anadolu Selçuklu Devleti’nin Anadolu’da iki buçuk asır boyunca sağladığı birliğin Moğolların işgaliyle bozulduğunu; ama kısa bir zaman sonra onların çekilişiyle  beraber Beylikler döneminin başladığını, o yıllarda da Güneydoğu vilâyetlerinde Akkayonlu ve Karakoyunlu diye iki benzer Türk devletinin hâkimiyetini;
- Nihayet Osmanlı döneminde Yavuz Sultan Selim eliyle Anadolu’daki birliğin yeniden ve kâmilen gerçekleştiğini, genel hatlarıyla anlatıyor.
Ve merhum tarihçimiz, makalesini şöyle bitiriyor:[7]
“Eskiden ‘Ermeniye’ adıyla bilinen Doğu Anadolu’muz, Anadolu’dan ayırmayı icap ettirecek yahut ayrı bir bölgeye delâlet edecek hiçbir isim almamış, bazen küçük küçük vilâyetler hâlinde idare edilmiş, bazen de tek bir emirlik hâlinde ve ‘Diyarbekir’ emirliği olarak idare olunmuştur. Bütün tarihi devirlerde Anadolu’nun herhangi bir kısmına ‘Kürdistan’ adı
verildiği hiç görülmemiştir.”
“Yalnız son asırlarda Ermeni milliyetçileri, Ermenilik adına siyasî ve kültürel faaliyette bulunarak Anadolu’da bir Ermenistan vücuda getirmek hülyasını takip ettikleri esnada, Doğu Anadolu’ya eski çağlardaki adıyla ‘Ermeniye’ demeye başlamışlar ve o yolda pek çok eserler yayımlamışlardı.
Türklere düşman olan Avrupalılar da Ermenilere taraftarlık ediyorlar ve yayımladıkları tarih ve coğrafya kitaplarında Doğu Anadolu’yu ‘Ermeniye’ diye adlandırarak onlara mânen arka çıkıyorlardı. Ermenilerin faaliyeti II. Abdulhamid’i son derece kuşkulandırmış idi. Adı geçen Hâkan, ‘Ermeniye’ ve ‘Ermenistan’ adını ortadan kaldırmak için Doğu Anadolu’nun ‘Kürdistan’ adı altında anılmasını ve mekteplerde okutulan tarih ve coğrafya kitaplarına o
suretle geçmesini uygun görmüştü. Bu sebepten dolayı, Heşt Behişt yazarının (İdris-i Bitlisî’nin) icadı olan ve onun izinden giden yazarlar tarafından aynen korunan ‘Kürdistan’ adı, incelenme ve araştırmayla ilgisi olmayan yazarların himmetiyle yayıldı ve genelleştirildi. İlmî ve tarihî bir değeri bulunmayan bir ad ortaya çıktı.”
*Sonuç*

Mükrimin Halil Yinanç “*Anadolu Türklüğü’nün Tarihi”* teziyle meşhur bir tarihçi olarak Anadolu’nun bütünlüğü konusunda kaygılarla yüklü şu hükmü vererek makalesini bitirmektedir:
“Şu açıklamalar bize gösteriyor ki, Anadolu’da bütün mânasıyla tam bir birlik mevcuttur. Bu birlik, bin seneden beri devam edip gelmiştir.
Anadolu’nun her tarafı ‘Anadolu’ adıyla adlandırılmıştır. Anadolu’da hiçbir bölgenin ‘Kürdistan’ adını taşıdığı görülememektedir. İlmî ve tarihî hiçbir değeri olmayan böyle bir tabirin (1925 yılı şartlarını kastederek-MK) bundan böyle anılmaması, hem ilmî gerçekler adına, hem de ülke bütünlüğü adına temenniye şayandır.”
Merhum Mükrimin Halil ve benzeri tarih bilginlerimiz, yani sade o değil Osman Turan’lar, Faruk Sümer’ler, İbrahim Kafesoğlu’lar, M. Altay Köymen’ler, bugünün Türkiyesi’nde ülke bütünlüğü adına yaşanan son tartışmaları yerlerinden kalkıp görseler, kahırlarından bir daha ölürlerdi herhâlde!..
*Nihayetinde biz ise bir soruyla bitirmek istiyoruz:*
Bilir-bilmez nicesinin sözde allâme kesilip bin yıllık vatanımızın bir bölgesine, özellikle Doğu ve Güneydoğu’suna “Kürdistan” damgası vurmaya yeltendikleri; hatta bu “hülya”yı hayata geçirmeye çalıştıkları, sonunun nereye varacağını bilerek-bilmeyerek bazı sözde siyasetçi ve devlet adamlarının dahî fütursuzca (daha doğrusu “sorumsuzca”) bu ismi
kullandıkları bir zamanda, Mükrimin Halil Yinanç’ların kaygısına ve uyarısına kulak kabartabilecek sorumlu mevkilerde bulunan bilim adamları ve tarihçilerle bir kısım gerçek devlet adamlarında hakikati savunma inanç ve iradesi yok mu acaba?
Yoksa eğer, eminiz Mükrimin Halil Yinanç ve onun gibi düşünen ebediyet kervanının ruhları – ne yazık ki – muazzep olacaktır!..
Ve bin yıldan beri gerek Türk doğmuş, gerekse bu milletle hem-hâl olarak kendi iradeleriyle “Türk olmuş” insanların gözlerinin nuruyla aydınlanmış ve damarlarının kanıyla sulanmış aziz Anadolu toprakları bu meş’um süreçte bütünlüğünü fiilen kaybederse eğer, başata tarihçilerimiz ve devlet adamlarımız olmak üzere bütün gerçek aydınlarımızın o büyük insanların ruhaniyetlerinden af dilemeleri gerekecektir.

*Dr. MUSTAFA KÖK; E. Öğretim Üyesi*
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Biz bu tartışmaların somut örneklerini daha fazlasıyla geçen yılki benzer bir yazımızda ele almıştık: Bkz: “Mükrimin Halil Yinanç Uyarıyır: Mânasız Bir İsim Kürdistan”. Türk Yurdu, Aralık 2012 sayısı.
[2] Mükrimin Halil Yinanç, Yeni Türk, S: 16, s. 3, 16 Nisan (1925) 1341/23 Ramazan 1343 (Makale yakında Ö. Hakan Özalp’ın, merhum için çıkardığı – Tarihe Adanmış Bir Ömür, Ord. Prof. Mükrimin Halil Yinanç, Elmuhay Vakfı Yay. 2012 İstanbul, s.48 vd. – biyografi kitabında özetlendi. Çevrim yazısı da kendisi tarafından yapılmış makalenin aslını bize gönderen sevgili Ö. Hakan Özalp’a müteşekkiriz.
[3] Mükrimin Halil Yinanç, a.g.m. s. 3.
[4] Heşt-Behişt, Bitlisli İdris’in, ilk sekiz Osmanlı Sultanının dönemini anlatan meşhur tarih kitabıdır. (MK)
[5] Mükrimin Halil Yinanç, Anadolu Türkleri Tarihi’ni bundan sonraki hayatında 18 el yazması defterden oluşan 4 cilt hâlinde planlamış, fakat ömrü içinde bunun sadece bir cildini yayımlayabilmiştir (Anadolu’nun Fethi -Türkiye Tarihi, Selçuklular Devri, 1944). T.T. K. ise 2011’de – merhumun 50. Vefat yılı dolayısıyla - bütün eserlerini yayımlama kararı almış
bulunmaktadır. İlki için bkz: Türkiye Tarihi Selçuklular Devri, Yay. Hazırlayan: Re’fet Yinanç, I. Cilt (aslı üzerinden I. ve II. cilt bir arada), T. T. K. Yay. Ankara 2013 (426 s.).
[6] Diyarbakır Tarihi, M. Halil Yinanç tarafından İslâm Ansiklopedisine (M. E. B. Yayını) mufassal bir madde hâlinde yazılmıştır (bütün eserleri içinde yeniden yayımlanacak). Bkz: Cilt: 3, s. 601-627.
[7] Bu kısım doğrudan Ö. Hakan Özalp’ın kitabından alınmıştır: Tarihe Adanmış Bir Ömür Ord. Prof. Mükrimin Halil Yinanç, s. 51 vd. (Tarafımızdan sadeleştirilmiştir.)
*www.tarihgazetesi.net <http://www.tarihgazetesi.net/>*

20 Ağustos 2014 Çarşamba

Yezidilik Ne Değildir?

Yezidilik Ne Değildir?
Mehmet Sait Çakar / mscakar@hotmail.com 
Yezidiliğin ne olduğunu anlamak için Yezidiliğin ne olmadığını ya da ne olamayacağını bilmek gerekir. Yezidiliğin ne olmadığı tespit edilirse kalanın arasından Yezidiliği ayıklamak daha kolay olur.
İslâmiyet’in ilk asrından itibaren mezhep ve fırkaları sistematik olarak tasnif ve tarif ederek tarihçelerini aktaran kitaplar yazıldı. Bu dönemin araştırmacılarından El-BağdadîEl-Hanefîİbn-i Teymiye ve ŞehristanîYezidîlere dair bilgi veren alimlerdir.
El-Bağdadî Yezidîliği Haricîlerin İbadiye kolundan ayrılan ve Yezit bin Ebû Uneyse tarafından kurulan bir mezhep olduğunu iddia ederek kurucusunun adından dolayı Yezidîyye olarak adlandırır. Yezit b. Ebû Uneyse’ye izâfe edilen bu fırkayı zaman zaman Nükkâriye fırkası için de kullanılan Yezidîyye ile karıştırmamak gerekir. Yezit b. Ebû Uneyse’ye göre Allah Arap soyundan olmayan birine peygamberlik görevini verip ardından yeni bir kitap gönderecektir. Ancak Uneyse’nin bu görüşü yeni bir düşünce değildi. Aynı dönemde zaten var olanVehbiyye fırkası da kendilerini Arap kabul etmeyen Berberîlerin üstünlüğünü esas almaktaydı. Böylece Arap soyluluğuna muhalif Müslüman topluluklar arasında bu fikir rağbet gördü.
Yezidîyye olarak da bilinen Nükkâriye fırkası kendisi gibi İbâziyye’nin bir kolu olan Vehbiyye fırkasından sonra en fazla taraftara sahip topluluktu. Müritleri Tâher Rûstemî’nin imâmetini inkâr etmelerinden dolayı bu adla tanındılar. Nükkâriye fırkası zaman zaman Şa’biyye ya da Mistâve olarak da anıldı. Ancak topluluğun üyeleri kendileri için Mahbûbiyyûn adını kullanmayı tercih ettiler. Fırkanın kurucusu Ebû Ammâr Abdûlhamid el-A’mâ ve ardından ‘gerçek müminlerin şeyhi’ sıfatıyla Ebû Yezit ve Mahled bin Keydâd imam seçildi. Kendilerine has fikirleriyle İbâzî düşüncesinden ayrılan Nükkâriye fırkası 10. yy.’da Kuzey Afrika’da etkin bir rol aldı.
İlâhî sıfatların mahlûk olduğunu, imâmetin farz olarak kabul edilemeyeceğini, efdâl varken mefdûlün (daha iyisi varken iyinin) imam sayılamayacağını, zâlim idarecinin arkasında namaz kılınamayacağı savunan bu düşünce Allah’ın nâfile ibadetleri emretmediğini ve takîyenin geçerli olduğu durumlarda içkinin içilebileceğini ileri sürer.
El-Hanefî’nin tarif ettiği Yezidîyye fırkası ise kadınların imametini ve lidere isyanı caiz görür. El-Hanefî fırkanın kurucusu olarak Şeyban bin Seleme ve Şebib bin Yezit bin Nuaym eş-Şeybanî’yi kabul eder.
Bu fırkaya göre lider yanlış şeylerin yapılmasını istiyor ya da toplumu felakete sürüklüyorsa isyan caizdir. Yezidîyye fırkası, kadınların da lider olabilmesine olanak sağlayan özelliği ile mevcut dinî yapıya ve geleneğe başkaldırır.
Yukarıda bahsi geçen görüşlerin dışında Yezidîler ‘zındık’ olarak da kabul edildiler. Arapçada ‘kurnaz, keskin zekâlı, ince düşünceli’ anlamlarına gelen bu kelimenin aslı Farsçadır. Arapçada menfi bir anlamı olmamasına rağmen İslâm Ceza Hukukunda ‘Müslüman gibi görünen’, ‘aynı anda hem İslâmî hem de gayriislâmî fikir sahibi’ ve ‘Allah’a ve herhangi bir dine inanmamakla beraber bunu gizleyen kişi’ demektir. Zaten daha İslâm öncesi Arap – İran kültürel etkileşimin sonucu Araplar her tür İranî inançları ve bunların sâliklerini ‘zendîk’ olarak tarif ediyorlardı.
Zındık kelimesi ‘zinde-kâr / zinde-kerd’ sözcüklerinden oluşur. ‘Zend’ Zerdüşt’e ait ‘Avesta’ kitabının yorumu demektir. Mani’in bu kitabına ayrıca ‘Zend Avesta’ denir ve yorumları esas kabul edene de ‘Zendî’ denir. Araplar da bu kelimeyi zamanla ‘Zındık’ olarak telaffuz ettiler ve bununla önceleri yalnızca Manileri tarif etmişseler de zamanla İslâm ceza hukukunda anlamı gereğinden fazla genişletilerek âlimler tarafından saldırı aracı olarak kullanıldı. Bu kavram her ne kadar âlimler tarafından yeniden tanımlanmış olsa da kendileri bile tariflerine sadık kalmayarak her nevi kâfir ve münafığı zındık olmakla suçladılar. Hatta bazı İslâm alimleri daha da ileri giderek kendileri gibi düşünmeyenleri bile ‘zındık’ olmakla itham etmiştir.
Klâsik mezhepler tarihî araştırmacılarının dışında seyyahlar da Yezidîlere dair bilgi verdiler. Bu seyyahların en meşhurlarından Evliya Çelebi’nin 17. yy.’da yaptığı gezilerin bir durağı da Sincar Dağlarıydı. Gerçi Evliya Çelebi Sincar Dağlarına çıkmamış olsa da Yezîdilerin ne olamayacağına dair oldukça ayrıntılı bilgiler verir;
“Sencar’ın bir tarafına Saçlı Dağı denmesinin sebebi, bütün halkının kadın gibi fitil fitil saçlı olmasıdır. Gayet pis ve pinti bir toplumdur. Başlarında bit ve pîre yuva yapmıştır.”
Mübalağaya düşkünlüğü ile tanınan Evliya Çelebi’nin Yezidîleri görmeden duyduğu dedikoduları gerçekmiş gibi anlattığı Seyahatnamesinde de Yezidîlerin hakir görülmesinde etkili olur;
“Halkın çoğu kısa boylu, başları kele yakın, boyunları yok gibi, sanki başları hemen omuzdan bitmiştir. Amma omuzları geniş, göğüsleri enli, kemerleri kalın, pazıları ve baldırları boğun, ayakları geniştir. Gerçi Ferhat gibi güçlüdürler amma iyi ata binemezler. Gözleri siyah ve yuvarlak, kaşları gayet gürdür. Bunlara diğer Kürtler ‘Sekiz Bıyıklı’ derler. Zira ikisi bıyığı, ikisi kaşı, ikisi burun deliğinden çıkan ve diğer ikisi de kulak deliklerinden çıkanlardır. Vücutları kara koyun pöstekisi gibidir. Ağızlarına pabuç sığar. At dişli adamlardır. Çocukları on yaşını geçince ve yirmisinde, vakti geçmiş yiğit gibi tüylenirler.
Kadınlarının elbiseleri topuklarına iner. Tam bir sene karınlarında çocuğu taşımayınca doğurmazlar.”
Gerçi Yezidîlerin uzun saçlı olmaları ve bazı kastlarda saç sakal tıraşının makbûl olmaması Evliya Çelebi’yi bir nebze haklı çıkartsa bile ‘Sekiz Bıyıklı’ tarifi pek de aklı selim bir düşünce değildir. Benzer şekilde İranlılar çok kıllı olduklarını düşündükleri Lurlar için ‘saç madeni’ anlamındaki ‘maden-î riş’ tabirini kullanırlar. Evliya Çelebi’nin Yezidîlerin bazı alışkanlıkları hakkında verdiği bilgiler ise daha da ilginçtir;
“Çocuklarına önce siyah köpek sütü verirler. Bunların ülkelerinde bir köpeğe bir taş atsan, o taşı atana aman zaman vermeyip öldürürler. Zira büyük küçük hepsinin de evlerinde beşer onar köpekleri vardır. Yemeği önce köpeğe verirler. Onu doyurduktan sonra kendileri yerler. Köpekleri ile birlikte yatarlar. Bin kuruşa, on katıra bir siyah köpek satın alırlar.
...
Bu diyarda bir köpek doğursa şenlik yaparlar. Bir siyah köpek ölse, soğan suyu ile yıkayıp kefenleyerek ahlıya vahlıya köpek mezarlığına götürürler. Ölen köpeğin canı için yaşayan köpeklere koyun kebabı verirler.”
Evliya Çelebî’nin bu sözlerini teyit eder mahiyetteki bir başka rivayet R.Lescot’a ait. Zira Sincar'da Ali-ye Çermikî kabilesinden biri Halife kabilesinden birinin köpeğini öldürmüş ve bunun üzerine Halife kabilesinden köpeğini kaybeden adam ‘kana kan’ gereği köpeğinin katilini öldürünce bu iki kabile arasında kan davası çıktı.
Köpeklerin önemine dair Evliya Çelebi’den başka arkeolog Oktay Belli Urartu mezarlarında yaptığı kazı çalışmasında köpek mezarları buldu. Van’da M.Ö. 9.-7. yy.’da Urartu beylik merkezi olan Yoncatepe Kalesinde Urartulardan kalma 8 mezardan insan iskeletleriyle beraber köpek iskeletleri de çıktı. Oktay Belli’ye göre Urartular sürülerin güdülmesinde köpek insana yardımcı olduğundan kutsal sayılıyordu ve öldüğünde de insanlara ait mezarlara dinî törenle gömülürdü.
Evliya Çelebi, Yezidîlerin yemek alışkanlıklarına dair verdiği bilgilerde de mübalağaya kaçar;
“Bu Kürtler soğan ve peyniri daima koyunlarında gezdirirler. Bir kimse bunların yanında bir soğanın başına yumruk vurup ezse, o kimsenin başını da onlar ezip öldürürler. Şurası gariptir: Bunlardan zengin bir kimse ölse, o adamı soğan suyu ile yıkayıp kabrine de soğan dikerler. Bütün ölülerinin kefenine mutlak köpek yünü katmak adetleridir... Bu hallerini nice kereler sordum, doğru olarak vermeyip ‘pivas hoş est’ yani ‘soğan iyidir’ dediler. Bu bir darbımesel olmuştur: Bir Kürd’e sormuşlar, ‘Hükümdar olsan ne yersin?’ diye. Cevap olarak: ‘Soğan cücüğü yerim’ demiş. Hakikaten Kürtler soğanı sevip ‘güzel! güzel!’ der. Şu da gariptir: Bu Kürtlerin çevresine bir çizgi çizsen, o çizginin dışına çıkmaları imkânsızdır. Ancak biri gelip o yuvarlak çizginin bir tarafını bozarsa o çizgiden dışarı çıkar! Yoksa o çizginin içinde öleceğini bilse dışarı çıkmaz.”
Tarafsız bir gözlem yapmayan Evliya Çelebi, Yezidîlere düşman komşularının fikirlerini kayda almakla yetindi. Bu açıdan bakıldığında Evliya Çelebi ile Karl May arasında yalnızca zaman farkı söz konusudur. Her ikisi de Yezidîleri yerinde incelemeden tanıtarak duygularını ve dolayısıyla toplumu yanlışa sürüklediler.